Çorum'da Hitit Uygarlığı'na Yolculuk: Hattuşaş ve Alacahöyük

Son bir kaç yıldır doğada dolaşan gezginler olarak bir Cuma akşamı yine aynı grupla yola çıkıyoruz. Bu sefer destinasyonumuz ormanları, patikaları adımlamak değil; Antik Kent Hattuşaş. 3500 yıl önce kurulmuş, hala izlerini sürdüğümüz Hititler… Bin tanrılı medeniyet! Şaşırdınız değil mi bin tanrılı medeniyeti görünce? Evet Hititler, yönetimlerine kattıkları uygarlıkları, kendilerinden ayrılmasın, bir parçaları olsun diye inançlarıyla kabul etmişler. Her gelen tanrıları ile uygarlığın bir parçası olunca, sayı da çoğalmış.

Gece başlayan yolculuğumuz, sabah 5.00’te bitiyor. İlk adımımızı Yazılıkaya'ya atıyoruz. Konakladığımız yerden biraz uzak, yaklaşık iki kilometre... Adımlarla ulaşmaya çalışıyoruz. Trekkingde teker dönmez, adım döner! Etrafta da bizim kaldığımız yerden başka otelde yok açıkçası. Çok turist göremiyoruz etrafta, birkaç yabancıdan başka. Biraz yokuş çıkarak ulaşıyoruz ilk izlere. Bir tapınak burası. Dev kayalara oyulmuş bir dizilim halinde kabartmalar... Kimisi dini ritüelleri, kimisi tören geçitlerini anlatıyor. Geldiğimizde bizi ilk karşılayan tanrılar ve tanrıçalar oluyor. Saydığımızda yaklaşık 70’i bulan tanrıça ve tanrı kabartmaları var. Hepsi birbirinin aynı nizamda. Tanrıçaların kıyafetleri biraz ilginç geliyor. Üst kısım uzun kollu bluz, altta pilili etek ne kadar tanıdık geliyor. Hepsinin ismi ve görevi farklı. Fırtına tanrısı Teşup, Aşk ve Bereket Tanrıçası Şauşka diğer adıyla İştar... Ne kadar değişik isimler değil mi?

Yüksek kayaların arasında dolaşıyoruz. Her biri farklı anlamlandırılmış kabartmalar var. Bir ara kayalar arasında pencere gibi bir oyuk gözüme çarpıyor. Etraf aydınlanması için kandiller konuyormuş.  Tapınaktan ayrılırken, “3500 yıl önce nasıl bu kabartmaları yapmıştı bu insanlar?” diye içimden soruyorum.  Her bir figür, bir sanat ürünü. Hem sanat hem teknik bir arada…

Tapınaktan ayrılıp kaleye doğru ilerliyoruz. Bizi bekleyen bayağı yol var. Yarı hızlı, yarı molalı yaklaşık 8 kilometrelik yolu tamamlıyoruz.  Göstermelik örülmüş kalenin kapısından antik kente giriyoruz. Bu şehre girip çıkabilmek için altı kapı varmış. İkisinin yeri hiç belli değil. Üç tanesi ayakta sayılır. Bu kapılar barış zamanı kolay girilir ancak savaş zamanı düşmanı içeri sokmayacak şekilde planlamış. Kapıların üzerinde ara sıra düşmanı gözetlemek için dört köşe odalar bulunuyormuş. İşin ilginç yanı bu kulelerden birinin kilden bir örneği bulunmuş, onunla kulelerin nasıl yapıldığı anlaşılmış.

İşte “Aslanlı Kapı”ya geldik. Kapının iki tarafında bulunan heykeller isim vermiş.  Aslanlı Kapı’dan ilerlediğimizde bir tünelle karşılaşıyoruz. Baktığımızda çok uzakta, nokta şeklinde bir ışık görebiliyoruz. İçerisi kapkaranlık... Giriş kısmının ışığında, duvarların, ince taşların üst üste konulmasıyla tepesi biraz sivrice kemer şeklinde yapılmış. Etrafı yamaç... Düşmanlar yamaca rahat tırmanmasın diye taşla döşenmiş.

Bir kapıdan ötekine sırayla ziyaretimizin ardından tapınağa doğru ilerliyoruz. Tapınak, Tanrı evi demekmiş. Nasıl insanların evleri varsa, tanrıların da evi olmalı diye düşünmüş insanlar ve onlar için tapınak adı verilen evler yapmışlar... Bin tanrı yalnız Hititlerin değilmiş, onlardan önce yaşayan adlarını aldıkları Hattiler'in, bir kısmı Hititler zamanında Anadolu'nun diğer yerlerinde yaşayan halkların Tanrıları... Hititler, o halkları sınırlarına alınca kendilerine başkaldırmasınlar diye onların Tanrılarına da tapınmışlar. Onları da yazıları, kültürleri ile birlikte almış olmalılar.

Hattiler, Sümerler, Hurriler ve başka uygarlıkların bir mozaiği de diyebiliyoruz. Hititlerde “kaya” kutsal olduğu için kapılara kaya koymuşlar. Uzaktan getirilen kayalar, ince işçilikle işlenerek şekillendirilmiş. Törenler, bayramlar, kapılar, tapınaklar kısaca her şey kayalarla yapılmış. Önemli olaylar bile kayanın üzerine nakış gibi işlenmiş. İyi ki işlenmiş biz de günümüzde onlara tanıklık edebiliyoruz. Her tablette ayrı hikaye... İlginç gelen bir durumda kütüphanelerinin olması. Okumaya, edebiyata, sanata önem vermenin izleri... Günümüzde kütüphaneyi arar hale gelmişken, 3500 yıl önce kütüphane özenle korunuyor. Gerçekten enteresan bir durum.

Tapınaklar, törenler, ritüeller derken birinci günü tamamlayıp ikinci güne başlıyoruz. Bugün destinasyonumuz Alacahöyük. Kısa süren yolculuğun ardından Alacahöyük'teyiz. Öğrendiğime göre, Alacahöyük'ü ilk olarak, geçen yüzyıl başlarında W.C. Hamilton adında bir İngiliz bulmuş. Sanırım kendisi bir arkeolog ve yayımlanmış birkaç kitabı da var. O dönem de yol yok, doğru düzgün araba yok, nasıl bulmuş buraları diye kara kara düşünüyoruz. Anadolu halkının okumaktan, yazmaktan hatta tarihi eserden haberi yok. Savaştan yeni çıkılmış, dirilme dönemleri...

Bizim insanımızın Alacahöyük'e ilgisi Cumhuriyet'ten sonra başlıyor. Türk ve yabancı arkeologlar kazı çalışmalarına başlıyor. Bir de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Sümeroloji bölümü de açılınca ilgi buraya yoğunlaşmış. Hititlerin yazılı kaynaklar bırakması da etkili olmuş. Alacahöyük 15 kez yakılıp yıkılmış ve yeniden metrelerce uzayıp yükselmiş. Oldukça büyük bir yer. Hemen yanında müze de yer alıyor. Sfenksli kapılardan içeri giriyoruz. Yine kayalar ve özenli işçilik dikkatimizi çekiyor. Tapınaklar, yerleşim yerleri ve poternler…

Müzede de zengin Hitit eserlerinin izlerini sürünce soluğu Çorum'da alıyoruz. Çorum Müzesi'ni gezip, leblebisini tadınca dönme zamanı geliyor. Birkaç saat kulesinde fotoğraflık pozlarla günü tamamlayarak evlerimize doğru yol alıyoruz.

Geriye, zengin bir tarihi mirasın izleri kalıyor. Her alanda gelişmiş bir medeniyeti hafızamıza kazıyoruz.

Etiketler

serap selçuk

Yazar Hakkında

serap selçuk

Yazar Gezgin ve blogger 1968 yılında Niğde'de doğdu 1987-1991Ankara Üniversitesi Fizik Mühendisliği eğitimi gördü.