Madrid Bölgesi Unesco Kültür Mirasları

Madrid'e hızlı trenle yarım saat uzaklıkta Segovia diye UNESCO korumasında tarihi bir kasaba var. Bu yıl katılacağım bir kursun burada gerçekleşeceğini öğrendiğimde kelimenin tam anlamıyla gözlerim parladı doğrusu. İspanya hep gitmek istediğim ama "Yanıbaşımızda zaten, bir ara giderim" diye hep ertelediğim bir yerdi. Aylar öncesinden İspanyolca sözlük ve dilbilgisi kitaplarımı alıp ispanyolca çalışmaya ve bir yandan da gezi planlarımı yapmaya başladım. Kurs haftaiçi 4 gündü. Pazartesi ve haftasonlarını da birleştirince gezmek için bana 5 gün kalıyordu. 5 gün Madrid için yeter mi? Tabii ki yetmez. Ama iyi bir gezi programıyla görülmeden dönülmemesi gereken ve ilgi alanıma giren yerlerin hepsini görebilirdim.

İlk olarak gezmekten gerçekten çok keyif aldığım ve çok şey öğrendiğim UNESCO Koruması'ndaki yerleri araştırdım. Madrid şehir merkezinde UNESCO korumasında bir yer yok ama aday listede bir yer var. Buen Retiro Sarayı. Daha doğrusu onun kalıntıları. Şu an Retiro Parkı'nın ve Prado Müze Kompleksi'nin bulunduğu yerde 17. yüzyılda Kral 4. Philip tarafınca yaptırılan bu saray 1808'de Yarımada Savaşı'nda Fransızlar tarafından baraka olarak kullandı ve ciddi hasar aldı. Savaş sonrası tamir edilemez boyutta olan bu hasardan dolayı saray yıkıldı. Günümüze ise sadece bahçelerinin bir kısmı olan Retiro Parkı ve iki binası geriye kaldı; Salon de Reinos ve Salon de Baile. Orijinallerinden farklı da olsa iki bina da günümüzde Prado Müzesi Kompleksi içerisinde bulunmaktadır.

Madrid'de UNESCO korumasında bir yer bulunmasa da İspanya'nın 17 özerk bölgesinden biri olan Madrid Özerk Bölgesi sınırları içerisinde 3 tane UNESCO korumasında yer bulunuyor. Aranjuez BölgesiAlcala de Henares Üniversitesi ve El Escorial Manastırı. Üçü de Madrid'e trenle yaklaşık 40-45 dakika uzaklıkta bulunuyor. Bunların haricinde Madrid'e çok yakın olan ama Madrid Özerk Bölgesi içerisinde olmayan 3 yer daha var; Kastilya-La Mança Özerk Bölgesi'nin başkenti olan Toledo, İspanya'nın yüzölçümü en büyük bölgesi olan Kastilya ve Leon Özerk Bölgesi'nde bulunan Segovia ve Avila. Segovia ve Toledo'ya hızlı tren olduğu için bu iki şehre yarım saatte ulaşabiliyorsunuz fakat Avila'ya ulaşım biraz zahmetli. 1,5-2 saat civarı bir yolculuk gerekiyor trenle ve tren saatleri de diğer iki şehre kıyasla çok sık değil.

Ben Madrid'i gezmeyi sona bırakıp önce UNESCO korumasındaki yerlere gitmeye karar verdim. Madrid'de güzel bir akşam geçirdikten sonra sabah ilk durağım Aranjuez oldu. Madrid ile ilgili ayrıntılı bir yazı yazmayacağım ama değinmeden de geçmek istemediğim birkaç şey var. İspanya hakkında biraz araştıran herkesin muhtemelen ilk olarak duyduğu şey burada insanların akşam bize göre geç saatte yemek yedikleridir. Gerçekten de gidince ilk deneyimlediğim şeylerden biri bu oldu. Uçağım cumartesi akşam 8 civarı Madrid’e indi. Bavulumu otele atar atmaz kendimi Madrid sokaklarına bıraktım. Gerçekten de en ara sokağından tutun da en geniş bulvarına kadar her yer insanlarla doluydu. Küçüklü büyüklü bir çok taberna ve restoran hınca hınçtı. Avrupa'nın başka bir yerinde akşam on civarı "açık restoran" bulmak sıkıntı iken, burada "boş restoran" bulmak sıkıntı idi. Gerçekten de hava dokuz buçuk civarı karardığı için insanlar en erken on gibi yemeğe oturuyorlardı.

Madrid'de gitmek istedğim yerleri önceden araştırıp haritama eklemiştim. Bu arada haritama buradan ulaşabilirsiniz. (https://www.google.com/maps/d/edit?mid=zSZn12TaxBFQ.kkZ_CsSCLsoM&usp=sha...)

Derken soluğu Puerta del Sol'un hemen iki arka sokağında olan Taberna Alhambra'da aldım. Tabii ki girdiğimde içerisi tıklım tıklımdı. Şansıma barda boş sandalye vardı ve burada oturup beklerken birşeyler içmeye karar verdim. Mar de Frades'de kampanya, 2.20 euro" yazısını görünce buz gibi bir bardak beyaz şarap ile güne, pardon geceye başlamaya karar verdim. Uzun mavi şişesinden bir kadeh doldurduktan sonra barmen şişenin dibini sangria kazanına boşalttı. Şarabın yanında da bir tas dolusu grisini ve kızarmış bol yağlı minik domuz sosislerinden bıraktı. İspanya'da bir iki gün kaldıktan sonra anlıyorsunuz ki burada herhangi bir yerde oturup bir kadeh içki istediğinizde asla yanında ikram çerez vermeden tek başına içkiyi bırakıp gitmiyorlar. Yorgun ve aç halimle şarabı bir solukta içiverdim. Artık ucuz şarap içemeyecek kadar yaşlı değilseniz sizin için iyi bir sofra şarabı. Gönül rahatlığıyla deneyebilirsiniz. 

Barda bir domuz butunun takılı olduğu bir alet duruyordu. Jamon (jambon) isteyenlere barmen buradan kesip kesip veriyordu. Masada yer boşalınca masaya geçtim. Kocaman bir tabak paella, kendi yapımları şişe biralarından ve tatlı olarak da tiramisu istedim. Şaşırtıcı bir şekilde Madrid denize çok uzak olmasına rağmen paella'nın içindeki deniz ürünleri çok taze ve lezzetliydi. Hesap vakti gelince İstanbul'da 80-100 TL arası bir fiyata yiyeceğiniz bu menüye 13 euro verince şaşırdım tabi.

Burada yer bulamasaydım 2. alternatifim buranın hemen 2 bina yanındaki Fatigas del Querer olacaktı. Buradan çıkıp hemen yanındaki La Casa Del Abuelo'da sokakta oturup bir kadeh kendi yapımı şaraplarından içtim. Seyretmesi keyifli bir sokak gelip geçeni çok oluyor doğrusu. Aklınızda olsun Sangria'yı hepiniz duymuşsunuzdur muhakkak ki ama her yerde yapılmıyor. Soğuk beyaz şarapta sıkıntı yok ama kırmızı şarabı yazın sıcağında içmek zor olduğu için, genelde bizim Limonlu Schweppes tarzında bir içecekleri var onunla karıştırıp bol buzlu bardakta içiyorlar. İsmi de Tinto Verano, yani gerçek kırmızıÇok ferah oluyor, tavsiye ederim.

Buradan kalktıktan sonra tekrar Puerta del Sol'e geçtim. Pandomim sanatçılarından, top sektirenlere, şarkı söyleyenlerden, dans edenlere burası tam bir açık hava gösteri merkezi. Buradan Plaza Mayor'a doğru ilerlerken yolun sağında bir üst sokakta meşhur bir çikolatacı var; Chocolateria San Gines. Burada oturup çıtır çıtır churros'ları çikolataya bana bana yiyip tatlı krizini tatlıya bağladım. Plaza Mayor'u geçince 1-2 sokak arkada Mercado de San Miguel bulunmakta. Burası bizim sabit halk pazarları gibi, balıkçısından peynircisine bir sürü sağlı sollu dükkan var. Siz istediğiniz mezeyi, tapas'ı buralardan alıp ortadaki masalara oturup bir güzel demlenebiliyorsunuz. Burada da cila niyetine iki bira içip biraz midye yedikten sonra otelin yolunu tuttum. 

Konuyu çok çarpıtmadan Aranjuez'e geleceğim tekrardan. Ulaşım gerçekten çok basit. Cercanias adlı yerel trenlerle kırk dakika civarında ulaşabiliyorsunuz. Renfe.com adresinden tren saatlerine bakabilirsiniz. Sitede sol altta bulunan Cercanias butonuna tıklamanız gerekiyor. Unutulmaması gereken bir nokta ise Pazartesi günü hem Aranjuez'deki hem El Escorial'deki bütün binalar kapalı. Pazartesi gidip hayal kırıklığı yaşamayın! Ben tarihi Atocha Garı'ndan binmeyi tercih ettim. Madrid'in diğer istasyonlarından da binmek mümkün Aranjuez trenlerine.

Aranjuez bir Patrimonio Nacional, yani ulusal kültür mirası. Kraliyet ailesinin yaşadığı İspanya Devleti'ne ait saraylar ve kullandığı bahçeler, şu an başbakanlığa bağlı bir kurumun bünyesinde ve özel bir davet olmadığı sürece halka açık.

Kraliyet ailesinin yaşadığı bu bölge 2001 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne eklendi. 1927 yılında Neo-müdeccen tarzda inşa edilen çok güzel bir tren istasyonunda indikten sonra iki yanı ağaçlı bir yoldan şehre doğru ilerlemeye başladım. Adımlarımın sayısı arttıkça uzaktan beyazlı pembeli bir bina belirmeye başladı. Yolun bitiminde Aranjuez Kraliyet Sarayı karşımdaydı. Bu saray II. Philip tarafından Juan Bautista de Toledo ve Juan de Herrera'ya 16. yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldı. Saraya giriş ücreti yetişkin 9 euro, öğrenci 4 euro. Öğrencilerde 25 yaş sınırı aranıyor. 25 yaşın üstünde olmama rağmen üniversite kartımı göstererek öğrenci olarak girdim. Yaş sormadı burada kasada bekleyen kadın. Ama İspanya'nın diğer saraylarının hepsinde sordular, aklınızda olsun. Bir diğer dikkat edilecek husus da, sabahın erken saatlerinde giderseniz çok uzun bir bilet sırası oluyor. 1 saat kadar sıra beklemek istemiyorsanız biletinizi internetten online almanızda fayda var. 

Saray, İspanyol Kraliyet ailesi tarafından 19. yüzyılın sonlarından itibaren sonbahar rezidansı olarak kullanıldı. Sarayı gezerken beni en çok etkileyen ve en orjinal bulduğum iki oda, Porselen (Çinli) Odası ve Tütün Odası oldu. Daha doğrusu tüm Aranjuez'deki en etkileyici yerler burasıydı. Sırf bu odaları görmek için buraya gelmeye değer mi peki? Benim gibi biri için problem yok. Etkileyici hiç birşey olmasa da gelip görürüm vaktim varsa, ama vakit sıkıntısı olanlar veya aheste gezmeyi sevenler için önerim; ilk önce El Escorial'i, sonra Toledo ve Segovia'yı, ardından Alcala de Henares ve Aranjuez'i görmeleri olur. 

Saraydan çıktıktan sonra sarayın hemen güneyinde beyaz kumla örtülü Mariblanca adlı meydan bulunmakta. Ortasında bir Venüs heykeli ve öteki uçunda 1752 yılında yapılan San Antonio Kraliyet Kilisesi ve etrafında Casa de Oficios, Casa de Caballeros ve Casa de las Infantas adlı saray binaları bulunuyor. Kiliseyi hızlıca gezdikten sonra sarayın bahçelerine doğru ilerlemeye başladım.

Sarayın hemen doğusunda bulunan 1746 yılında yapılan bahçenin ismi Jardin del Parterre. Burada Herkül ve Antaeus'u anlatan çok güzel bir çeşme var. Kısaca bir değinmek gerekirse; Antaeus, Poseidon ve Gaia'nın yarı dev oğulları, Libya'nın çöllerinde yaşıyor. Buradan geçen herkesi güreş yapmaya zorlayıp kazandığında da rakibinin kafasını koparıyor. Amacı babasına ithaf edeceği kafataslarından oluşan bir tapınak yapmak. Herkül 11. görevi sırasında buradan geçerken Antaeus ile karşılaşır ve onunla güreşmek zorunda kalır. Antaeus'un annesi toprak ana olduğu için Antaeus'un ayakları yere bastığı süre boyunca Antaeus yenilmezdir. Bu durumu farkeden Herkül ise bir şekilde bir yolunu bularak Antaeus'u kündeye getirir ve onu yener. 

Bahçenin hemen kuzeyinde bulunan Tejo Nehri'nin kıyısından yürüyerek bahçenin kuzeybatısındaki köprülere geldim. Bu köprüler bu bahçeyi başka bir bahçeye bağlıyorlar; Jardin de la Isla. Orjinali 1487 yılında yapılan bu bahçenin içinde birçok çeşme bulunuyor. Apollo Çeşmesi, Boticaria Çeşmesi, Herkül ve Hidra Çeşmesi, Saat Çeşmesi, Tahtın Çocukları Çeşmesi, Venüs Çeşmesi, Bacchus Çeşmesi ve Neptün Çeşmesi bunlardan birkaçı. Vaktiniz varsa keyifli bir yürüyüşle bunların hepsini görebilirsiniz. 

Bu bahçeyi de gezdikten sonra bu iki bahçenin toplamının yaklaşık 5-6 katı olan Jardin del Principe'ye doğru yol almaya başladım. Bahçeye girdikten sonra kuzeye doğru ilerleyince burada sevimli bir müze olduğunu farkettim; Museo De Faluas Reales. Yani Kraliyet Tekneleri Müzesi. Bizim Beşiktaş'daki Deniz Müzesi'ne benzettim biraz. Bu arada Deniz Müzesi'nin restorasyondan sonraki halini görmeyen varsa kesinlikle tavsiye ederim. Ben çok beğendim. Buradaki müzenin güzel yanı ücretsiz olmasıydı. Kraliyet ailesinin Tejo Nehri'nde kullandığı birkaç saltanat kayığı restore edilip burada sergileniyor. 

Buradan da Aranjuez'deki son noktam Casa del Labrador'a doğru yürümeye başladım. Keyifli bir yarım saatlik yürüyüşten sonra Kraliyet ailesine ait 1803'de neoklasik tarzda inşaa edilen bu malikaneye geldim. Bolca fotoğraf çektikten sonra Aranjuez'i gezmenin verdiği ferahlıkla tren istasyonuna doğru gidebilirdim artık. 

Buradan yol -yürüyerek- kırk dakika kadar sürüyor. Yani tren saatinizi ayarlarken buna mutlaka dikkat edin.

Saat 13.22'yi gösterdiğinde El Escorial'e giden trenim istasyondan kalkmıştı. Yaklaşık bir saat elli dakika sürecek bu yolculuk bana öğlen yemeği yemek ve biraz dinlenmek, hatta küçük bir siesta yapmak için yeterli vakti verecekti. Kendi arabanızla yolculuk ediyorsanız buradan, yine güneyde olan Toledo'ya uğramak daha mantıklı. Ben tren ile yolculuktan çok keyif aldığım için buradan El Escorial'e direk gitmek bana daha çok hitap ediyordu. Öyle de yaptım zaten. Keyifli bir yolculuktan sonra tren El Escorial'e varmıştı.

Ek not: Saray içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için Porselen Oda fotoğrafı pinterest.com'dan, Tütün Odası Fotoğrafı giuliaperin.wordpress.com'dan alınmıştır.

Etiketler