Rodos'ta Neler Yapılır?

Rodos Adası, üç ayrı limana sahip,  Mandraki Limanı marina. Efsanelere konu olan dünyanın 7 harikasından biri olan antik Rodos Heykeli (Kolossos), bu limanın girişinde yükseliyormuş deprem ile yıkılmadan önce, şimdi yerinde Agios Nikolaos Feneri yer alıyor.

Feribotun yanaştığı ticari liman, yani gümrüğün bulunduğu koy. Aynı zamanda, 1522′de Osmanlı donanmasının Rodos kuşatmasında adayı teslim olmaya zorladığı nokta. ”Akantia” adlı hemen yanındaki liman ise sayısız cruise gemisinin yanaştığı Cruise Limanı.

Gümrükte iyi karşılanıyoruz. Pasaportlardaki kimlik bilgilerinde Gaziantep kelimesini okuyan görevli Türkiye’nin neresinde olduğunu soruyor. Güneydoğu Anadolu’da olduğunu söyleyince şaşırıyor, İzmir’den ötesini tanımıyorlar sanırım.

Gümrükten çıkar çıkmaz, görkemli Rodos Kalesi’nin eski kente açılan ikiz kuleli Agias Ekaterinis Kapısı sizi karşılıyor. Otelimiz eski şehirde değil de tüm yeni oteller gibi Rodos‘un modern kesiminde olduğu için şimdilik kapının bizi fazla etkilemesine izin vermeden önünden geçerek sahil boyunca, adanın burnuna doğru ilerlemeye başlıyoruz. Otelimiz, verilen harita bilgisine göre, adanın tam burnunda, bir adım atarak Ege’yi, bir adım atarak Akdeniz’i aynı anda hissedebileceğiz.

Oteller bölgesi ile liman arası, haritada kısa gözüktüğü üzere çocukların da yürüyebileceği bir mesafe, bavullar da tekerlekli olduğundan sahili tanımak adına yürümekte ısrar ediyoruz.

Kale duvarları bitince hemen göze çarpan Osmanlı’dan kalma Yeni Çarşı, Mandraki Limanı'nın sahilinde yer alıyor. Fotoğraf çekmeye çalışmanın şamatasını yaparken fazla bağırmış olmalıyız ki, "Hoş geldiniz, nereden?" diye bir soru dikkatimizi arkamızdaki yaşlı bir adama çevirmemize sebep oluyor. İstanbullu olduğumuzu anlatınca, kendisi de buranın müftüsü olduğunu söylüyor ve bize güzel bir tatil diliyor.

Yürüyüş keyifli başlasa da, otele canımız burnumuzda geliyoruz. Bizi vuran yol değil, sıcak. Tamam, eğlendik ama yine de liman ile otel arası taksinin sadece 6 Euro olduğunu öğrenmek biraz sinir bozucu geliyor yorgunluğun üstüne.

Oda hazır olana kadar terasta oturup, üstüne basarak ”Türk Kahvesi” soruyorum. Güler yüzle, Kos Adası’ndaki gibi illaki Yunan kahvesi diye kompleks yapmadan, Türk kahvesi lafını kabul edip, nasıl içtiğimi soruyorlar.

Beklerken, otelin yanındaki araç kiralama ofisinden, yarın için kiralamak üzere bir araç araştırıyoruz. Sahibi, Türk isek sorun olmadığını söyleyip, ehliyeti bile görmeyi gerekli bulmuyor. Türkiye’de araba kullanabilen, her ortam ve şartta araba kullanabilir diye düşünüyor olmalı, bir yere kaçıracak imkânımız da olmadığına göre.

Yeni Rodos kent merkezinde mağazalar çok olmasa da bir ada olarak oldukça alternatifli düzeyde. Geniş ve hareketli bir merkez var. Şık kafelerin yanı sıra çok sayıda dönercide bulunuyor. Eski kente Amboise Kapısı’ndan giriyoruz. Bu kapı, Üstadlar Sarayı (Palace of the Grand Masters)’nın arkasına çıkıyor. Sarayın önünden deniz yönüne doğru uzanan Ippoton Caddesi de zaten Şövalyeler Sokağı. St. Jean Şövalyeleri (tarikatı), ilk Haçlı Seferi’nden sonra askeri bir teşkilat haline geliyorlar ve 1291′de Kudüs düştüğünde önce Kıbrıs’a sığınıp, daha sonra Rodos’u satın alıyorlar.

Fransa, İtalya, İngiltere, Almanya, Provence, İspanya ve Auvergne şeklinde, 7 ayrı milletten oluşan şövalyeler, tarikatı ömrü boyunca yönetmek üzere bir Büyük Üstad seçiyorlar ve her millet kent surunun bir bölümünü koruyor.

Liman ile Büyük Üstadlar Sarayı arasındaki Şövalyeler Sokağı’nda, işte bu yedi millete ait olan hanlar sıralanıyor. Ortaçağın tozlu ve gizemli ruhunu kemiklerinize kadar hissediyorsunuz. Tabii bu yapıların bu derece güzel bir şekilde ayakta kalmalarının en önemli sebebi, yakın tarihte her ülkenin kendi milletine ait konutu restore ettirmiş olması. Buna karşılık adada, 400 yıldan uzun hüküm sürmüş Osmanlı’ya ait Muhteşem Süleyman Camii, İbrahim Paşa Camii ve çeşmeler bakımsızlıktan dökülmek üzere.

Eski kentin dar sokaklarına yayılmış, inanılmaz hareketli ve kalabalık çarşıyı kısaca turlayıp, tekrar Büyük Üstadlar Sarayı’na dönüyoruz. Adeta kale içinde kale gibi olan saray, Büyük Üstad’ın idare makamı, şövalyelerin merkezi ve kentte yaşayanların tehlike anında sığındığı yer. Şövalyelerin ilk Büyük Üstad’ı ise (Magnus Magıster) bir Fransız şövalye olan Foulkes de Villaret. Kendisi, adanın beyaz şarapları Villaret’nin de isim babası.

Sarayın bölümlerindeki zemin mozaikleri, sarayın görkem ve karizmasına romantizm katıyor. Mozaiklerin çoğunun Kos Adası’ndan getirilmiş olması ise ayrıca dikkat çekici.

Saray, şövalyeler, Büyük Üstad ve etraflarında gelişen hikâye o kadar masalsı ki çocuklar ne sıcağın ne de ne kadar yorulduğumuzun farkında. Ortaçağ’ın savaşlarla dolu dünyası onlar için her zaman duymak istedikleri efsaneler gibi, üstelik canlı olarak izlerini sürebilecekleri bir gerçekliği de var.

Sokratus Caddesi ana alışveriş caddesi. Saraydan çıkınca doğruca, sabah liman çıkışı bizi karşılayan Ekaterinas Kapısı’na ulaşılıyor. Bu caddeyi takip ederek çarşının büyük ve önemli bir bölümünü dolaşmış oluyoruz. Özellikle kuyumcu dükkânları ağırlıkta olmasına rağmen çok alternatifli bir seçenek çeşnisi de mevcut. Bakına bakına eski kentten çıkıp liman boyunca ilerliyoruz. Limandaki arkadlı caddede sıralanmış kafelerin sunduğu lezzetler, ne kadar acıktığımızı hatırlatıyor.

Yunan yemeklerine bu gece cesaret edemeyip, pizza ve pasta türü klasiklerle karnımızı doyururken, tüm bu şövalyelerin görkemine rağmen sonunda Türklerin gelip onları yenerek adayı ele geçirdiklerini anlatıyoruz çocuklara ve bu güzel günü en üst seviyede kahramanlık duyguları ile tamamlıyoruz.

Dün kiralamış olduğumuz minik arabamız, sabah otelin kapısında hazır bekliyor, istikametLindos. Lindos, Rodos Adası’nın, Rodos kentinden sonraki en büyük yerleşim merkezi ve beyaz evleri, dar parke taşlı sokakları, Haçlı Kalesi ve Acropolis’i ile turistik olarak en çok ziyaret edilen popüler noktalardan biri.

Lindos, adanın doğu kıyısında. Mesafe 40km, uzak değil. En çok zaman alan, şehirden çıkmaya çalışmak oluyor. Türkiye’de yol tariflerinde olduğu gibi, Yunanlılar da yollarda yeterli yönlendirme tabelası koymadıkları için, özellikle kavşak noktasında tahmin etmek durumunda kalıyorsunuz ki yanlış tahminde geri dönüp tekrar yolu bulmak, zaman alıcı beyhude bir çaba oluyor tabii ki. Ne de olsa komşuyuz, olacak bir benzerliğimiz. Sonuçta deneme yanılma yöntemi ile adayı çepeçevre dolaşan çevre yoluna çıkmış oluyoruz. Bu aşamadan sonra artık trafik yok, yollar neredeyse boş.

Lindos, tepede yükselen akropolü ve doğal limanının güzelliği ile kendini tereddütsüz olarak belli ediyor. Erken geldiğimizi sanırken, otopark konusunda sıkıntı yaşayınca geç bile kaldığımızı anlıyoruz. Çünkü turist otobüsleri, arabaların mecburi olarak bırakıldığı ana yol üzerindeki park edilecek her yeri doldurmuş gibiler. Anayoldan Lindos‘un içine kadar olan mesafeyi yürüyerek iniyoruz ve meydana gelince şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar kalabalık bir turist çokluğu ile karşılaşıyoruz. Bu kadar adam İstanbul’a gelse, ülkenin ekonomisini bile etkiler.

Kalabalığın arasında dikkat çeken diğer bir hareketlilik unsuru, eşekler. 125 metre yüksekliğe konumlanmış akropolün dik yokuşunu tırmanmak istemeyen turistler, ikişerli olarak birbirlerine bağlanmış eşeklere binerek yukarı çıkıyorlar.

Kalabalığa kendimizi kaptırıp, beyaz evlerin, dar sokakların, mozaik döşeli merdivenli yokuşların arasından kıvrıla kıvrıla kasabayı dolanarak, akropolün eteklerine ulaşıyoruz. Lindos evleri, girişleri ile dikkat çekici bir özelliğe sahip. Kapıların çoğu Ortaçağ’dan kalma ve eşikleri, avluları gibi dere çakılları ile mozaik olarak döşenmiş. Daha az kalabalık olsa keyfini çıkaracağınız güzelliklerle dolu. Yükseldikçe, kasabanın ve limanın manzarası, göz kamaştırıcı şekilde etkilemeye başlıyor.

Büyük bir çaba ile akropolün sur duvarlarına gelmek yetmiyor. Asıl hedef; Büyük İskender, Truvalı Helen ve Herakles’in de ziyaret ettiği rivayet edilen İ.Ö. 4. yüzyıldan kalma Athena Tapınağı’na çıkmak. Biraz dinlenip, tekrar bir gayretle merdivenlere yöneliyoruz. Merdivenlerin başında kayalara oyulmuş gemi rölyefi, yukarıya çıkmaya değeceğinin işaretini veriyor. 13. yüzyılda St. Jean Şövalyeleri’nin yükselttiği ve burçlarla takviye ettiği kale duvarlarına tırmanarak, nihayet akropole ulaşıyoruz.

Akropol, ne bir Efes kadar kapsamlı ne de Atina’daki tapınak kadar görkemli. Ama Athena Tapınağı’na çıktığınız zaman, bulunduğu konum, etraftaki turistleri görmezden gelebilecek hayal gücüne sahipseniz eğer, size gerçekten Tanrı’ya yakınmışsınız hissi veriyor. Yorgunluktan ölme noktasına gelmiş olmanın kendini Tanrı’ya yakın hissetmekle ilgisi olabilir tabii ama daha etkileyici fırtınalı bir havada, denizin ortasında bir adanın tepesinde tek başınıza olduğunuzu hayal edince, tanrıların gücünü iliklerinizde hissedebiliyorsunuz, konum öylesine müthiş. Daha somut konuları tercih eden çocuklara tanrısallık fazla bir şey ifade etmediği için, onlar daha ziyade, kilise kalıntısındaki mezarlarda iskelet var mıdır kısmı ile ilgileniyorlar.

Dönüş için nasıl oluyorsa oluyor ve bir anda eşimin aklına uyarak kendimizi eşeklerin sırtında buluyoruz. Çocuklar korksun da vazgeçelim diye medet umuyorum ama onlardan ses çıkmayınca ben de binmeye mecbur oluyorum. Tavsiyem şudur ki; asla ama asla yokuş aşağı inen herhangi bir hayvana binmeyin. Turist yoğunluğuna göre zaten yorgun olacağını varsaydığım hayvanlar, uçurumun kenarındaki daracık patikadan ayakları kayarak veya tökezleyerek iniyorlar. Ayağı tökezlediğinde ben öne uçacağım ve hayvanda yuvarlanarak üstüme düşecek korkusundan, doğru dürüst düşünme kabiliyetimi de kaybettiğim için, hayvanın altında kalmaktansa kendimi direk olarak uçuruma doğru atsam mı diye bir fikir geliştiriyorum, razı olacak durumdayım çünkü.

Eşekçi, İngilizce olarak sorun olmadığını ve ona güvenmemizi söyleyerek, nereden geldiğimizi soruyor, İstanbul deyince dolma yapmayı bilip bilmediğimi araştırmaya başlıyor. Geldiğimiz kasabanın sokaklarında, bir marketin önünde bulunan kartpostallardaki eşek fotoğraflarını göstererek, bindiğimiz eşek olduğunu ve “celebrity” bir eşeğe bindiğimizi söylüyor. Bu yaşımıza kadar hiçbir ünlü ya da mevki sahibi bir eşimiz, dostumuz, yakınımız olmamışken 40 yaşından sonra nihayet ünlü bir eşeğe binmiş olmanın mutluluğu ile mi, yoksa o eşekten inmenin mutluluğu ile mi gözlerim yaşarıyor, tam olarak kestiremiyorum.

Lindos, korku öğesi eşekler haricinde, gezmeye değecek güzellikte turistik bir yer, tüm turistler de pek bir eğleniyor görünüyor. Ama ben, ancak küçük arabamıza bindiğimde kendimi emin hissedebiliyorum.

Bütün adayı dolaşacak vakit olmadığından aynı yoldan geriye, Rodos şehrine doğru dönüyoruz ve yol üstünde adanın en meşhur koylarından biri olan Faliraki Plajı’na giriyoruz. Bu koya, Lindos’a olduğu gibi, Rodos şehrinden gemi seferleri var.

Faliraki, göz alabildiğine uzanan geniş kumsalı olan, otellerin, hareketin, su sporlarının ve bir su kaydırağı tesisinin olduğu büyük, güzel bir koy. Bir restoranda oturup çocuklara makarna, kendimize Yunan tabağı söylüyoruz. Yemek gelene kadar bizimkiler denize giriyorlar. Denizin tadının yumuşak, sıcaklığın ılık olduğunu ama çabuk derinleştiğini söylüyorlar. Heyecanla beklediğim Yunan tabağından bildiğimiz İzmir köfte, pilaki ve zeytinyağlı türünden bir şeyler çıkıyor ki tam bir hayal kırıklığı yaşatıyor. Arabayı teslim etmeden önce biraz daha yer görebilmek için fazla oyalanmıyoruz. Falirakiden sonra Rodos şehrine girmeden sola, havaalanı tarafına sapıyoruz ve adayı burnundan da olsa enine geçmiş oluyoruz.

Küçük havaalanına ulaştıktan sonra sağa Rodos şehrine doğru yola devam ediyoruz ve Kremasti ile İalyssos kıyılarını gezmiş oluyoruz ki adanın kuzeybatı tarafı olan bu kıyılar daha ziyade yazlıkçıların ve sitelerin olduğu, yani halkın yaşadığı veya tatil geçirdiği yer olarak görülüyor. Bu kıyılar, konumundan dolayı daha rüzgârlı ve dalgalı.

Otele dönüp, arabayı verdikten sonra, biraz dinlenerek tekrar çıkıyoruz. Otelin arka sokağında Georgıou Papanikolaou Caddesi’nde yer alan The Mall2 adlı alışveriş merkezinin önünden, saat başı bir gezi treni kalkıyor. Çocukların her zaman çok sevdiği bu gezi şekli, bizim de yorulmadan gezmemize olanak verdiği için daimi tercihimiz. Binmeden önce ikram ettikleri ”Yunan şekeri” adı altındaki Türk lokumlarını atıştırarak yeni şehri, Roma akropolisini, kısmen çarşıyı, kent surlarının etrafını ve limanı gezdirerek geri getiriyor.

Yemek yemek için otel çevresinde çok iyi alternatifler varken, çarşı içine gitmeyi tercih ediyoruz. Amerikis Caddesi ve Lampraki Caddesi şık mağazaların ve şık kafe-barların olduğu bir yer. Ama biz çocuklu ailelerin yapabileceği şekilde bu şıklıklara uzaktan bakıp, çocukların yiyebileceği bir şeyler araştırıyoruz ki bu durumda dönerciler daha cazip bir seçenek oluyor. Oturduğumuz dönercide servis yapan genç kız, adada yaşayan Türklerden çıkınca sipariş kolaylaşıyor zira dönerin domuz etinden yapılanı da mevcut. Ben ısrarla istediğim, her menüde gözüme çarpan kılıçbalığından yiyerek  ilk lokmada pişman oluyorum, o kadar dondurulmuş ki pişirilememiş bile.

Yemekten sonra adanın fethini anlatan, surların hemen kenarında yapılan ses ve ışık gösterisine gitmek istiyoruz. İnformation ofisindeki görevli, 15 Ağustos’tan sonra düşük sezon olduğu için yapılmadığını söylüyor. Düşük sezona girdiğimiz halde, adadaki muhteşem turist kalabalığı biraz kıskançlık duymama sebep oluyor.

Eski şehrin kalabalık meydanlarından birinde oturarak bir şeyler içiyoruz ve bu güzel yaz akşamında ortaçağın, Osmanlı ile karışmış kokusunu içimize çekerek yoğun bir günü tamamlıyoruz.

Ertesi sabah Lindos’un bizi ne kadar yorduğunu deliksiz uykumuzdan anlıyoruz. Az kalan zamanımızı iyi değerlendirmeliyiz. İlk plan, otelin hemen karşısında ve adanın tamı tamına burnunda yer alan Aquarium-Helenic Center for Marine Research- Müzesi’ni gezmek. Evet, müze çünkü balıkların tanıtıldığı bir akvaryumdan ziyade müze tarafı daha ön plana çıkarılmış. Basit, küçük ama sıkılmadan kısa zamanda gezebileceğiniz, özellikle devasa dondurulmuş canlıları ile çocukların ilgisini çeken bir müze.

Hydrobiological Station of Rodos olarak adlandırılan 5 Euro’ya girdiğimiz, küçük denilebilecek bu müze benim hoşuma gidiyor. Sınırlı sayıdaki akvaryumunda balıktan ziyade farklı deniz canlılarının olması belki daha enteresan yapıyor çünkü bilumum benzeri akvaryumlarda envaı çeşit balığı yeteri kadar gördük. Ege ve Akdeniz’deki oşinografi çalışmalarını da basitçe anlatmışlar ve bu denizlerde yaşayan bazı canlıların da dondurulmuş maketlerini koymuşlar. Sualtı ve canlıları ile ilgili yapılan inceleme ve eğitim çalışmalarından da örnekler verilmiş. Tüm bu canlıları gördükten sonra üstelik de Ege’de yaşadıklarını bile bile denize girmek nasıl olacaksa, otelden ayrılmadan Türkiye’ye nazır bir deniz sefası yapmak niyetindeyiz. Alabildiğine geniş kumsallar, denizin enginliği ve karşıda Türkiye’nin cazibesi korkudan üstün geliyor.

Adanın genelindeki geniş kumsalların dikkatimizi çeken bir özelliği de güneşin ve rüzgârın durumuna göre şezlongların ve şemsiyelerin görevlilerce düzenlenmesi. Yani rüzgâr batıdan esiyorsa, hemen şezlonglar doğuya dik düzenleniyor, şemsiyeler de arkaya yatırılıp siper yapılıyor ki yatanı korusun. Kumsalların genişliği de burada bu tür manevraları yapmaya müsait. Plajların bize tuhaf gelen bir başka özelliği ise her yerde Yunan bayrağı olması. Ada psikolojisi olmalı diye düşünüyoruz. Küçük oğlumu ikna edemesek de biz, otelimizin önünde uzanan canım kumsaldan denize giriyoruz. Hemen derinleşen ama tatlı, yumuşak, ılık, az tuzlu bir su, çıkmak istemiyorsunuz.

Kos Adası’nda olduğu gibi, bu adaların ortak bir kötü özelliği olarak kredi kartı geçen dükkân sayısı yok denecek kadar az. Özellikle yeme-içme yerlerinde sadece nakit geçiyor.

Yemek ve otel kalitesi ile nakit para sıkıntısı haricinde Rodos Adası; keyifli, güzel ve oldukça turistik bir ada. Adanın güney ve batı kıyıları ile dağlık yerleşimlerini gezme fırsatı bulamadık. Özellikle, Butterfly Valley - Kelebekler Vadisi’nin bulunduğu Petaloudes’i, Antik İalyssos’u ve Kameiros’u, Haçlı kalesinin harabelerinin olduğu Arkhangelos’u da gezmek iyi bir deneyim olabilirdi.

Belki başka Yunan adalarına gitmek için havaalanını kullanmak üzere yine Rodos’a geliriz. Başka seferler için de gezecek yerlerimiz kalsın diye kendimizi avutarak Rodos’a, muhteşem tarihine ve şövalyelerine veda ediyoruz.

Hoşçakal RODOS, GÖRÜŞMEK ÜZERE…