Rusya'nın İncisi Saint Petersburg

İstanbul’dan THY’nin uçağı ile Saint Petersburg’a doğru havalanıyoruz…Atatürk Havalimanı ile Saint Petersburg arası 3,5 saat…Karadeniz’i geçtikten sonra sonsuz beyaz bulutların arasından görülen sonsuz yeşillik bizi rüya alemine doğru yavaş yavaş çekiyor…Bundan sonraki bir hafta gerçekle rüya karışmış durumda…

İşte otelimize geldik. Otelimizin adı Park İnn-Prybaltiyskaya…Yani Baltık denizine ait...Zaten otelimizde Baltık Denizi kıyısında…Beyaz gecelerde olduğumuzu biliyoruz…Ama alışık değiliz işte… Saatimizin gösterdiğine göre saat 00.02deyiz ama hava hala aydınlık…Kimi köpeğini almış gezdiriyor,kimi kaykayına binmiş kaldırımı aşındırıyor,kimi banka oturmuş kitabını okuyor…

Evet yanlış anlamadınız…Güneşin geceye meydan okuduğu,batıp tekrar doğmak için acele ettiği,lambasız okumanın mümkün olduğu gecelerden bahsediyorum…Mayıs ayında başlayıp Temmuz ayında biten beyaz geceler Saint Petersburg’un en unutamayacağım,en güzel,en hayret verici,en inanılmaz özelliğiydi...

Sokaklar gündüz gibi kalabalık...Müzik sesleri,gülüşmeler,konuşmalar,koşuşturmalar…

Bu esrarengiz, dramatik ve ince ruhlu şehir Rus Car’ı I.Petro tarafından 1703 yılında kurulmuş. Hani bizim tarih kitaplarından deli Petro olarak bildiğimiz Çar…Ruslar Büyük Petro diyor…

I. Petro çok atak,her şeyi öğrenmek ve dünyayı tanımak isteyen bir gençmiş…Bu yüzden daha çocuk denecek yaşta Avrupa’ya gitmiş ve orada 2 yıl kalmış...Hollanda’da,Almanya’da yaşamış…Buralarda liman işçiliğinden marangozluğa kadar bir çok işte çalışmış…Elinden her iş gelirmiş…

Ve nihayet ülkesine döndüğünde Avrupa şehirlerine benzeyen onlar gibi modern ve düzenli ve onlarla iletişim halinde olan bir şehir yaratmak için kolları sıvamış…Avrupa şehirlerine ulaşımın kolay olması için deniz kenarında bir şehir olması gerekiyormuş...Ve sonunda Baltık Denizi kıyısında Neva Nehri’nin denize döküldüğü yerde bu şehrin inşaasına başlamış…Şehrin bütün planlarını kendi çizerek inşaatın başında bulunmuş ve yoktan bir şehir var etmiş…

Petro Avrupa’ya açılmak istediği ve Avrupa’lıların akıllarında kolay kalabilmesi için bu şehre Saint Peterspurg ismini vermiş…Yani Peter’in şehri...Ardından I.Petro öldükten sonra şehrin ismi Rusça olarak değiştirilmiş ve Petrograt adını almış…Bu da Rusça Peter’in şehri demek… Daha sonra şehir 1917 yılında Lenin’e ithafen Leningrat ismini almış...Yani Lenin’in şehri…Ve nihayet 1991’den sonra  Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dönemin valisi bir halk oylaması yaparak halkın istediği ismi yani Saint Peterspurg ismini vermiş...Böylelikle Vilayetin ismi Leningrat olarak kalıyor.Vilayetin en büyük şehri de Saint Petersburg olarak ilk ismine tekrar kavuşuyor…

Baltık Denizi dedim…Neva Nehri dedim…Biraz da Neva Nehri’nin öneminden bahsetmem gerekiyor. Neva Nehri Logoda Gölü’nden doğuyor… Baltık denizi’ne dökülüyor…Göl dediysem bizim Marmara Denizi’nin iki katı büyüklüğünde….Dünyanın en büyük nehirlerinden biri…Ve nehir bu şehrin tam ortasından geçiyor. II. Dünya Savaşı sırasında Saint Peterspurg Alman işgalinde iken  Neva Nehri, halkın yaşayabilmesi için gereken malzemelerin gizlice getirildiği  Rusya içlerine açılan tek yolmuş…
Tahmin ettiğiniz gibi Saint Peterspurg adalar kanallar ve köprülerden oluşmuş,sanat ve mimarlaık harikaları ile şiirleşmiş bir şehir.  Rusya topraklarının kenarında Avrupa’ya açılan pencere konumunda…Batı’dan sadece rüzgar esintisi gelmemiş…Batı’nın yaşadığı tüm tarihi sarsıntıların dalgaları,Batı’nın yaşadığı tüm fikri gelişmeleri de beraberinde ülkenin içlerine doğru almış.

Aziz Isaak KatedraliBina 14 bine yakın insan alıyor.Mimarı Auguste Ricard de Montferrand adlı bir Fransız.30 yaşında Fransa’dan Saint Peterspurg’a gelmiş…Bu Katedral Kubbeli Katedraller arasında Dünya’da dördüncü sırada yer alıyor…

Peter ve Paul Kalesi ve Katedrali

I.Petro tarafından yaptırılan ilk yapılar ve hiçbir zaman kale olarak kullanılmamış...Kurulmasından hemen sonra siyasal cezaevi olarak kullanılmaya başlanmış… 18. ve 19.yüzyıllar boyunca bir çok insan kale zindanlarına atılmışlar…

St Petersburg Devlet Hermitage Müzesi

Şu anda devlet müzesi olarak kullanılan bina Rus İmparatorlarının kışlık sarayı imiş…

Bu arada bir bilgi aktarmak istiyorum…Petro ve sonrasında gelen Çar ve Çariçe’ler imparator ve imparatoriçe ünvanını  almışlar... İnziva anlamına gelen Hermitage Sarayı Rus barok tarzında İtalyan asıllı mimar F.B.Rastrelli tarafından yapılmış… Daha sonra yeni eklentiler yapılarak büyütülmüş…

Şimdi Hermitage Müzesi’nde üç milyona yakın eser sergilenmekte…

Köprüler

Saint Petersperg kanallar ve adalardan oluşuyor…Bu adaların birbirine bağlanabilmesi için köprüler yapılmış…Hepsi birer sanat eseri… Hepsi de tek tek  ziyareti hak ediyor…

Kan Katedrali (İsa’nın dirilişi katedrali)

Binanın yapımında ressamlar,mozaikçiler,seramikçiler,taşçılar hep birlikte çalışmışlar… İç ve dış süslemelerde mozaik kullanılmış…Mozaiklerin Dünya’da eşi benzeri olmadığı söyleniyor…

Petergof Sarayı ve Parkı

Petergof; Peter’in avlusu anlamına geliyor... 1000 hektardan fazla bir alan üzerine yaklaşık 30 bina ve pavyon inşa edilmiş… I.Petro bizzat kendisi arazinin yerini seçerek binaların ve parkın fıskiyelerinin yerleşim planını çizmiş… Bu planların içinde bahçedeki fıskiyelerde hazırladığı özel tuzaklar da varmış… I.Petro gelen konuklarına sürpriz şakalar yapmayı çok severmiş... Çoğu zaman konuklar parkta dolaşırken bu şakalar yüzünden sırılsıklam olup saçlarındaki ve yüzlerindeki pudralar ve boyalar akarmış.-Kadın konukların halini düşünemiyorum!... -Burası II.Dünya Savaşı sırasında Alman’lar tarafından yakılıp yıkılmış… Ama daha öncesinde Rus’lar taşınabilir her şeyi buradan kaçırmışlar,taşınamazların fotoğraflarını çekip resimlerini yapmışlar ve savaş bittikten sonraki yıllarda tekrar eski şeklinde yeniden inşa etmişler…

Puşkin- Katerina sarayı

Puşkin St peterspurg’un güneyinde 30 km uzağında bir kasaba…1. Pedro Katarina’ya burada bir arazi hediye ediyor…Daha sonra bu arazinin üzerine bir saray inşa ediliyor…Ve bu saray Katerina adını  alıyor… II. Dünya savaşı sırasında Puşkin ve civardaki diğer kasabalar Almanların işgali altındaydı… Almanlar Katerina sarayını karargah olarak kullandılar. Savaş sırasında bütün saraylar harabeye dönüyor…Ama Ruslar işgal başlamadan önce saraylarda bulunan bütün taşınabilen eşyaları kaçırıyorlar…Taşınamayanların ise fotoğraflarını çekiyorlar… Bir kısmının ise resimlerini yapıyorlar… Savaş bittikten sonra ise her yer tekrar eski haline getiriliyor…

Etiketler

SİBEL AKINCI

Yazar Hakkında

SİBEL AKINCI

Ben Sibel Akıncı; bir zamanlar ev hanımı bir anne ile astsubay bir babanın  üç kız çocuğunun ortancası olarak Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde doğmuşum… Yıl 21 Aralık 1959… Bu arada ben dünyaya gelmek ü