Çılgın Eğlencelerin Çok Ötesinde: Amsterdam

Şüphesiz her gencin "30’dan önce mutlaka yapılacaklar" listesinde baş sıralarda yer alan Amsterdam, bana sorarsanız çılgın eğlencelerin ve gece hayatının çok daha ötesinde keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir hazine!

Ah şu vize belası yok mu başımızda… İnsan hazır almışken bütçesinin sınırlarını zorlamak pahasına değerlendirmek istiyor, "dolaşım özgürlüğü izninin süresini belirleyen kağıt parçası"nın nimetlerini. İşte tam da bu buhranları yaşarken, bir anda kendimi Kuzey’in Venediki’ni keşfetmek için uçak bileti satın alırken buluverdim. İyi ki de öyle yapmışım.

Aralık ayında [ evet yanlış duymadınız soğuğuyla meşhur olan bir şehre gidilebilecek en iddialı tarih :) ] gittiğim Amsterdam, gerçek anlamda tek başıma planlayıp uygulamaya koyduğum ilk yurtdışı seyahatim olarak kişisel tarihimde ve haritamda ayrı bir yere ve öneme sahip. Yalnız seyahat etmenin avantajları ve kazandırdıklarını ayrı bir başlık halinde paylaştığım yazıma da ayrıca şu linkten ulaşabilirsiniz: https://gezimanya.com/Yazilar/basima-buyruk-geziler-yalniz-kadin-gezgin-olmak

Gezi anılarıma ve önerilerime geçmeden evvel birazcık ansiklopedik bilgi vermek gerekirse sevgili okuyucum, sizin de bildiğiniz gibi Amsterdam, Hollanda’nın başkentidir. Ancak ülke hükümetin ve meclisin bulunduğu Lahey’den yönetilmektedir. Deniz seviyesinin altında kalan şehrin sular altında kalmasını engellemek amacıyla Amstel Irmağı’nın kenarına kanallar üzerine kurulan kentin adının, bu ırmağın adından geldiği rivayet edilir. Amsterdam, bugün Hollanda’nın kişi sayısı bakımından en kalabalık, kültürel ve finansal anlamda da en zengin ve kıymetli kenti olarak anılmaktadır. Kuzey Denizi’nin yamacında olduğu için pek de tropikal olmayan iklimiyle ve bittabi soğuğuyla meşhurdur.

İşte ben de akılsız başımın bana verdiği yetkiye dayanarak, "donarsın kızım; yahu ne işin var Aralık’ta Amsterdam’da? Deli misin sen?" diyen dostlara dil çıkarıp, pembe sırt çantamı kaptığım gibi yola vurdum kendimi. Yaklaşık olarak 3 saat süren uçak yolculuğu sonunda SchipholHavaalanı’na vardım. Schiphol Havaalanı, şehir merkezinin birazcık dışında olduğu için, (hoş hangi havaalanı öyle değil ki) havaalanının hemen altındaki tren istasyonundan kalkan trenlerle ya da taksiyle şehir merkezine ulaşım sağlanıyor. Havaalanındaki biletmatikten 4 Euro’ya aldığım biletle yaklaşık yarım saat süren keyifli bir tren yolcuğu sonunda Amsterdam Centraal Station’a yani merkeze vardım ve Amsterdam’da kaldığım 4 gün boyunca başka da ulaşım aracı kullanmadım. Her yer o kadar yakın, şehir o kadar düz ve düzenli ki yürümek hiç bu kadar keyifli olmamıştı diyebilirim. Ancak bavulum çok büyük ya da ben aşırı prensesim/prensim otele kadar yürüyemem derseniz de, yine Centraal Station’un hemen önünden geçen tramvayla şehrin hemen her yerine ulaşabilirsiniz.Amsterdam Centraal Station
Tüm gün yürüyeceğimi ve gece geç saatlere kadar sokaklarda olacağımı bildiğimden, ben her yere yakın her yerin ortasında bir yerde konaklamayı tercih ettim. Dam Meydanı’na çok yakın bir alanda yer alan Raadhuisstraat Caddesi’nde eski bir evden dönüştürülmüş sevimli bir otelde kaldım. Şehir genelinde eski binalar korunduğu için (Hiç kafaları çalışmıyor ayol bunların. Bir kentsel dönüşüm yasası çıkarıp yıksalar ya onları; şöyle en pahalısından residence’lı avm’li ultra süper lüks, ruhsuz, çirkin, hazır beton teknolojisiyle 6 aya anahtar teslim siteler dikseler!) merkezdeki otellerin birçoğu dik merdivenli küçücük odalı işletmeler.

Küçücük derken sahiden abartmıyorum; Amsterdam seyahatim boyunca yatak ve banyo kısmı dahil olmak üzere, 3 adımda tamamını boydan boya yürüyebildiğim kibrit kutusu (sanırım 3,5-4 metrekare) büyüklüğünde bir odada ikamet ettim. Tüm ihtiyaçlarımı karşılayabildiğim bu odada yaşarken düşünmeden de edemedim. Her şeyin daha iyisine daha yenisine daha büyüğüne kati suretle layık olduğumuza inanıp; sahip olmak için tırnaklarımızı yediğimiz; hırstan gözümüzü döndüren, tüketim odaklı kapitalist sistemde sizce de bir şeyleri gözden kaçırmıyor muyuz?

Gündelik hırsları ve hedonistik sahip olma dürtüsüyle her geçen gün biraz daha yalnızlaşan saygıdeğer şehir insanları; daha ne kadar aldığımız bilmem kaç metrekarelik lüks evde, o trafikte hiçbir yere sığdıramadığımız son model devasa arabada, en son model aşırı havalı cep telefonunda ya da moda dergilerinin olmazsa olmaz diye aklımıza işlediği marka kıyafetlerde arayacağız mutluluğu? Dostoyevski der ki: "Birçok insan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur." Oysa bir lokma, bir hırka değil miydi gerçekte ihtiyacımız olan?

6 Aralık öğleden sonrasında, Kuzeyli Venedik’te kanalın kenarındaki bankta yalnız başıma oturmuş, kulaklığımda Esther Phillips’ten Try Me eşliğinde, marketten 2 Euro’ya aldığım sandviçimi kemirirken etrafıma biraz daha dikkatli baktım. Orada oracıkta mutlu olma sebeplerimi, sahip olduklarımı, sahip olmadıklarımı, hayallerimi, sevdiklerimi düşündüm. Hayattan beklentilerimi, isteklerimi bir kez daha gözden geçirdim. Amsterdam’da Hollandalı kardeşimiz bir bisiklet, iki kitap, bir saksı çiçekle mutlu yaşama meselesini çözüyorsa şayet, mutlu olmak aslında bu kadar kolay, bu kadar yanı başımızda dedim kendime. Gülümsedim… Biliyorum pek kıymetli okuyucum bu bir gezi yazısı olacaktı. Ama çıkılan her yol aslında kendi içine bir yolculuk değil midir? Seyahat etmek tarihi, turistik mekanların önünde instagramlık fotoğraf çektirmenin (ben yapmıyorum demiyorum) çok ötesinde, kültürlere, yaşam tarzlarına, felsefeye de yapılan bir yolculuk bir serüvense şayet, kendi maceramı anlatırken hissettiklerimi hiç çaktırmadan yalnızca keşfettiklerimi anlatsam sizce de eksik kalmaz mıydı hikaye? Sıkılıp, tarayıcınızı kapatıp, beni terk etmenizden ziyadesiyle endişelenerek derhal keşfettiklerime geçiyorum :)

Dam Meydanı’nın sol tarafında şüphesiz Amsterdam denilince ilk akla gelen -hadi hadi hınzırlık yapıp kandırmayalım birbirimizi, sizin de aklınıza ilk orası geldi- Türkçe’ye Kırmızı Fener Mahallesi olarak çevirebileceğimiz Red Light District konumlanıyor. Dünyanın en eski mesleği olarak tabir edilen mesleğin icra edildiği bu semt, yetişkin turistlerin dünyada en çok ziyaret ettiği lokasyonlardan biri olarak biliniyor.

Camekanlı evlerden oluşan bu sokaklarda fotoğraf ya da video çekmek yasak. Camlarda bekleyen hanımefendiler fotoğraf çektiğinizi görürlerse yüzlerini kapatıp, cama sertçe vurup, parmaklarını sallayarak size çok kötü kızıyorlar. Tecrübeyle sabittir. Hatta bazı şehir efsanelerine göre odalardan çıkıp, fotoğraf çekenleri kovalayıp; ellerinden fotoğraf makinelerini alıyorlarmış. (bu kısmı tamamen mışlı mişli zaman ile aktaracağım çünkü böyle bir duruma şahit olmadım- neyse ki!)
Red Lights District
Derin ahlaki ve etik tartışmalara hiç girmeksizin sokağı hayli ilginç ve düşündürücü bulduğumu söylemeden edemeyeceğim ve sanılanın aksine bölgenin tekinsiz ya da şehirden izole bir yer olmadığının da altını çizmeliyim. Burada çalışanlar, herhangi bir kurumda çalışan kişilerden farksız haklara sahip, devlete vergisini ödeyen, kaçak göçek yaşama kaygısı duymayan kişiler.

Dört günlük seyahatimde gözlemlediğim kadarıyla Hollandalılar son derece açık fikirli ve toleranslı insanlar. Kimsenin kimseyi tercihleriyle, yaşam tarzıyla ya da inancıyla kategorize edip, yargılamadığı son derece hümanist ve adil bir toplumsal düzeni inşa etmeyi çok uzun zaman önce başarmışlar. LGBTİ hakları konusunda da ne denli ilerde olduklarını bilmeyenimiz kaldıysa diye onu da şuracığa sıkıştırmak isterim. Bu sebeple de insanlar kültürel dayatmalar ya da tabular sebebiyle herhangi bir konuda açlık yaşamadıkları için sokaktan geçen kadını taciz edeyim, zorla güzellik olur dedirteyim meselelerinin peşinde değiller. İçiniz rahat olsun.

Hollanda’nın en eski kilisesi olduğu söylenen Old (Oude) Kerk de Red Light District’in göbeğinde yer alıyor. Kilisenin içinde 16 ve 17. yüzyıldan kalma orijinalliğini korumuş tablo ve heykeller bulunuyor. Ayrıca ülkenin bazı ileri gelenlerinin ve sanatçılarının da bu kilisenin altında gömülü olduğu ve kilisenin zemininde onlara ait anıt taşlar bulunuyor olması da hayli ilginç geldi bana. Hatta bunlardan biri de ressam Rembrandt’ın zevcesiymiş efendim.

Tüm bu ilginç bilgileri nereden öğrendiğimiyse yazımın en sonunda bunları mutlaka yapın kısmında madde madde anlatacağım. Bahsettiğim kilise Old Kerk çağlar boyu oldukça önemli törenlere ev sahipliği yapmış olsa da günümüzde sergi ve etkinlik alanı olarak kullanılıyor. (Bu durumu bana İstanbul Galata’daki Kırım Kilisesi’ni anımsattı.) Benim seyahatim sürpriz bir şekilde AmsterdamIşık Festivali’ne denk geldiği için şehirdeki birçok yer gibi bu kilisenin dışı da festivale uygun konseptte süslenmişti. İçindeyse çağdaş sanatın ilginç eserlerini barındıran bir sergi bulunuyordu. Sergilenen eserleri biraz soyut bulsam da görmek keyifliydi.

Red Light’tan çıkıp sağlı sollu sevimli evlere kendimi kaptırıp kanal boyu yürüyerek Waterlooplein’e ulaştım. Bu bölge vintage düşkünleri için bir cennet. Şayet siz de benim gibi hikayesi olan eşyaları seven, iflah olmaz bir romantikseniz; kıyafet, plak, takı, aksesuar gibi bir çok ikinci el ürünü bulabileceğiniz bit pazarına hiçbir şey almasanız dahi mutlaka uğrayın.

Tüm gün yürüyüp yorulduktan sonra biraz dinlenip bir bira içmek için (Belçika gibi Hollanda’nın da her zevke hitap eden oldukça çeşitli bir bira menüsü var) kendime izin verdim. Oturduğum sevimli barda tanıştığım iki Amsterdamlı arkadaştan sonra; soğuğuyla meşhur ülkenin insanlarının dünyanın en sıcakkanlı milletlerinden biri olduğuna iyice kanaat getirdim. Bardan çıkıp, beraber akşam yemeği yemeli oradan da Amsterdam gecelerine hızlı bir giriş yapmalı; ertesi gün tekrar buluşup kahve içmeli samimiyete gelince; onlardan da gezime renk katacak alternatif bir Amsterdam rotası almayı ihmal etmedim.

Yeniden Dam Meydanı’na dönecek olursak, Avrupa’daki geniş meydan kültürünü Amsterdam’da da göreceksiniz. Sokakların irili ufaklı meydanlara açıldığı bu şehirde, Dam Meydanı da içinde birçok kafe, restoran, otel, butik ve müze barındıran; bana kalırsa oldukça ihtişamlı ve güzel bir medyan. Meydanda Amsterdam Kraliyet Sarayı, Nieuwe Kerk, Madame Tussaud’s Müzesi ve National Monument’ı görmeniz mümkün. Aynı zamanda alışveriş yapabileceğiniz Kalverstraat ve de Bijenkorf da bu meydanda yer alıyor. Meydanda turistlere yönelik çeşitli gösteriler ve sokak sanatçıları bolca yer alıyor. Burada ağzınız açık, ‘abii nasıl oluyor şimdi bu iş ya?’ diye söylenerek; bakın ben havada duruyorumculuk yapan bir Hintli’yi izlerken cüzdanınızdan olmanız da oldukça olası. O sebeple naçizane önerim çantanızı cüzdanınızı görebileceğiniz bir yerlerde tutmaya dikkat etmeniz yönünde olacak sevgili dostlarım. Hayır, panik yapmanıza falan da gerek yok.

Amsterdam müze ve sergi bakımından oldukça zengin bir şehir. O sebeple yine naçizane önerim daha önce dünyanın herhangi bir yerinde Madame Tussaud’s Müzesi’ni gezdiyseniz; Amsterdam’dakini es geçmeniz yönünde olacak. Allah aşkına daha kaç tane balmumundan yapılmış George Clooney göreceksiniz? Ne gerek var? Ooo ama ama ben daha hiç görmedim diyorsanız da buyurun gezin. Mutlaka eğlenceli olacaktır.

Yine Dam Meydanı civarındaysanız ve gelmişken alışveriş de yapayım diyorsanız; Kalvarstraat’a da göz atabilirsiniz. Amsterdam’ın en turistik caddelerinden biri olarak bilinen Kalvarstraat, Türkiye’de bulamayacağınız türden, tasarım ağırlıklı yaratıcı ürünlerle dolu birçok mağaza ve butiğe ev sahipliği yapıyor.

Dam Meydanı’nda sağa dönüp Raadhuisstraat Caddesi boyunca yürüdükten sonra sağ tarafta kalacak olan Anne Frank Huis’a ulaşacaksınız. Anne Frank’i mutlaka biliyorsunuzdur. Bu küçük Yahudi kız, İkinci Dünya Savaşı döneminde, Nazi işgali sırasında, Amsterdam’da saklandığı yerde bir günlük tutmaya başlar. İçeride onunla birlikte hayatlarını kurtarmak için saklanmaya çalışan 8 kişiden, yalnızca bir kişi, baba Frank sağ olarak kurtulabilir. Bu kişi Anne Frank’in günlüğünün günümüze kadar ulaşmasını sağlar. Bence Amsterdam’a gittiğinizde görmeniz gereken en önemli yerlerden biri olan Anne Frank Huis, insanın üzerinde inanılmaz bir etki bırakıyor. Önerim mutlaka biletinizi online satın almanız çünkü hava -20 derece de olsa önünde kuyruk oluyor.

Dam Meydanı’na sırtınızı dönüp güneye doğru ana cadde üzerinden inmeye başladığınızda 1 km kadar aşağıda sağ tarafta Lale’leriyle meşhur ülkenin, meşhur Bloemenmarkt’ını yani Çiçek Pazarı’nı göreceksiniz. Bir rivayete göre Mazhar Alanson’un Sarı Laleler şarkısının da eşiyle çıktığı bir Amsterdam seyahatinde yazıldığı ve şarkıda geçen çiçek pazarının da bu pazarın ta kendisi olduğu söylenir. Bu sevimli çarşıda rengarenk çiçek tohumları ve lale soğanlarının yanı sıra aklınıza gelen her türlü hediyelik eşyayı bulabilirsiniz. Hatta yaptığım minik piyasa araştırması sonucunda bu bölgede satılan hediyeliklerin diğer bölgelere oranla daha uygun fiyatlı olduğunu da söyleyebilirim. O sebeple alışveriş yapmadan evvel muhakkak buraya da göz gezdirin derim. Yine bu pazarın içindeki Henri Willig peynir dükkanı da Amsterdam’ın oldukça ünlü peynircilerinden biridir. Peynir satın almasanız dahi (ki aman bu mağazalardan almayın; onun da püf noktasını en sonda anlatacağım)  mutlaka mağazaya girip şahane peynirlerinden tatmanızı öneririm. Eğer siz de benim gibi bir peynir canavarıysanız hangi türünü deneyeceğinizi şaşırıp, karnınızı peynirle doyurmanız da oldukça olası bir ihtimal :)

Birbirinden leziz peynir çeşitleri

)

Bloemenmarkt’tan çıkıp güneye doğru [ yazar burada haritalarla arasının iyi olduğunu subliminal olarak işlemek istemiştir :) ] kanal boyunca yürümeye devam ettiğinizde Museumplein bölgesine ulaşıyorsunuz. Rijksmuseum, Van Gogh Museum, Stedelijk Museum, Heineken Experience ve Vondelpark bu bölgede yer alıyor. Rijksmuseum’da Vermeer, Rembrandt, Jan Steen gibi sanatçıların eserlerini görmek mümkün.

Van Gogh Müzesi’yse, Amsterdam seyahatimi planlar planlamaz görmek için sabırsızlanıp bilet aldığım ilk müze olması sebebiyle benim için ayrıca bir öneme sahip. Müzenin girişinde hava nasıl olursa olsun metrelerce sıra olduğunu duyduğum için biletimi gitmeden önce internetten alıverdim. Böylece 2 Euro tasarruf edip biletimi 15 Euro’ya aldım. Bu sayede kapı önündeki çılgın sırada bekleyenlere sinsi sinsi gülümseyip, içimden ‘zorunuza mı gitti fakirler?’ dedikten sonra hop diye içeri girdim. Müze her gün 9-6 arası açık ve Amsterdam’da birçok yerde indirim sağlayan I Amsterdam Kart da burada geçerli. Kart sayesinde siz de kapıdaki sırayı atlayabilirsiniz dedikten sonra müzenin içine geçiyorum.

Cafe İn Arles

Van Gogh ile 5 yaşındayken teyzemin evindeki  Café In Arles reprodüksiyonu sayesinde tanıştım. Yıllar boyunca önünde durup hayaller kurduğum, uzun uzun baktığım bu tabloyla aramda öylesine bir organik bağ kurmuştum ki onu yakından görebilecek olma fikri bile beni heyecandan öldürmeye yetti. Teyzemin bana hediye ettiği Cafe in Arles desenli broşumu da yakama iliştirip heyecanla müze krokisini elime aldığımda acı gerçekle yüzleştim. Ne yazık ki favori tablom New York’taki Metropolitan Müzesi’nde sergileniyormuş.

Neyse New York’a gitmek için bir sebebim daha oldu diye düşünüp, ilk hayal kırıklığını başarıyla atlattıktan sonra, önce Van Gogh’u daha yakından tanıyarak tüm müzeyi dolaştım sonra da bir resim workshopuna katıldım. Van Gogh’un Paris’te oturduğu yeşil panjurlu evindeki odasından baktığında neyi gördüğünü hayal etmemi isteyen eğitmene, yeteneğimle ‘belki şurda da küçük bir Van Gogh’cuk vardır’ dedirtemesem de çalışmadan çok keyif aldım :) Size de mutlaka bu müzeyi gezmek için birkaç saatinizi ayırıp o güne özel yapılan workshoplardan birine katılmanızı öneririm.

Van Gogh Müzesi Workshop

Vang Gogh Müzesi’nden çıkıp Amsterdam’a gelip de önünde fotoğraf çektirmeyenlerin havaalanında tekme tokat dövüldüğü, Rijksmuseum’un hemen arkasındaki dev I Amsterdam yazısının önüne geldim ve tabii ki fotoğrafımı çektirdim. "Ayyy sen de mi?" diyenleri boş verin ya hu! Bazen klişeler de güzeldir ;)

I amsterdam
I amsterdam
Yine daha önceden internetten bilet aldığım Museumplein bölgesindeki Heineken Experience’i keşfetmek için 5 dk yürüdükten sonra müzeye vardım. Eski bir bira fabrikasından dönüştürülmüş interaktif müze, tam bir pazarlama harikası. Müze, bira kültürüne meraklı gezginler için keyifli bir gezi alanı yaratırken; yerel marka olan Heineken için de inanılmaz bir PR olanağı sağlıyor. İçerde bira yapımından tadımına ve servisine kadar birçok bilgiyi keyifli uygulamalarla öğrenmek mümkün. Minnak Heineken bardağı hediyesi ve ücretsiz bira & snack servisleri gibi küçük tatlı sürprizlerle karşılaşmak da ayrıca çok keyifli.

Museumplein bölgesindeki gezime Vondelpark’ta meyve molasıyla son verdim. Biz minnacık sevimli ve belirli gün ve haftalarda bazen açılıp bazen kapatılan parkımız Gezi Parkı’nı elimizde tutmak için sokaklarda gaz soluyup, dayak yerken; siz Amsterdam’ın göbeğinde bu güzel parka hiçbir saldırıya uğramadan ister yürüyerek ister bisikletinizle ulaşabilir; çimlere uzanıp kitap okuyabilir, sevgilinizle el ele dolaşabilirsiniz. Hazır parklar ve bahçeler meselesine girip Amsterdam’ın şehircilik anlayışından bahsetmişken, kanal turunda bana eşlik eden lokal arkadaşımdan öğrendiğim birkaç güzide bilgiyi de şuracığa iliştirmek isterim.

Amsterdam’da toplam uzunluğu 100 km’yi aşan 165 kanal ve bu kanallar üzerine inşa edilmiş 1281 tane köprü bulunuyor. Vergilendirme açısından daha ucuz olduğu için kanallar üzerindeki tekne evlerde yaşayan aileler de var. Şu an Amsterdam’da 1500’e yakın tekne evin olduğu söyleniyor. Amsterdam evlerinin koyu renk siyaha yakın olanlarının resmi olarak söylenmese de 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerine yardım edenlerin evleri olduğu da rivayetler arasında. Yaklaşık olarak 1 saat süren kanal turu için de 6-7 Euro gibi bir fiyat ödedim yanlış hatırlamıyorsam.

Şimdi gelelim Amsterdamlı arkadaşlarımdan öğrendiğim alternatif rotalara… Adeta Amsterdam’ın bir Çukurcuma’sı, Karaköy’ü, Cihangir’i de diyebileceğimiz Jordaan, turist yoğunluğunun diğer bölgelere oranla daha az olduğu sevimli kafe ve restoranlara ev sahipliği yapan bir bölge. Son yıllarda sanat galerileri ve butikleri ile popülerleşen bu bölgede özellikle Noordermarkt civarında ve Westerstraat üzerinde çeşit çeşit bar ve kafe bulabilirsiniz. Benim gibi gittiğiniz ülkelerin kütüphanelerini görmekten keyif alıyorsanız, Amsterdam Openbare Bibliotheek’e uğrayabilirsiniz. Vintage aksesuarlar ve sevimli objeler peşindeyseniz, Rozengracht’ın paralelinde bulunan Rozenstraat ve Haarlemmstraat’ta mutlaka dişinize uygun bir şeyler bulacaksınız. Nerde bu barlar, clublar diyorsanız da Stadsschouwburg ve Rembrandtplein’a gitmenizi öneriyorum.

Yeme-içme meselesine gelirsek; Amsterdam’da mutfak, demek dünya mutfağı demek. Her damak zevkine her kültüre hitap eden çeşitlilikle yerler bulmak mümkün. Benim gibi yeme içme konusunda sınırları olan biri değilseniz şayet cennete düştünüz diyebilirim. Thai mutfağından Endonezya’ya, ya da alışık olduğumuz lezzetleriyle Türk mutfağından İtalyan mutfağına kadar uzanan değişik standartlarda birçok restoran bulabilirsiniz. Ama ne yerseniz yiyin hemen hemen her köşe başında bulunan patatesçilerden birine uğramadan dönmeyin. Hayatımda daha güzel bir patates kızartması yemedim diyebilirim. Hem leziz hem de ekonomik bir şeyler arıyorsanız patatesçiler sizin için biçilmiş kaftan! Manneken Piss Potato ise favorim. Dam Meydanı’ndan sola dönüp Red Light tarafına doğru 100 metre yürüdükten sonra sağınızda kalacak Rene’s Croissanterie ise her sabah kahvaltımı yapmak için yürüdüğüm muhteşem sandviç ve tatlıları bulabileceğiniz bir kafe. Noordermarkt’ta bulunan Cafe Winkel 43 ise hayatımda yediğim en güzel elmalı payı yapan yer. Mutlaka uğrayın ve lütfen bir dilimcik de benim yerime hüpletiverin.

Cafe Winkel 43

Bütçe konusunda da ortalama bir kafede kahve 2-3 Euro, su 1-1,5 Euro, yemekse 12-20 Euro civarı. Ama tabii ki bu harcamaları minimalize etmek mümkün. Hemen her yerde şubesi olan Albert Heijn marketleri hayat kurtarıcınız olacak. İçinde sushi’den zengin sandviç alternatiflerine kadar birçok şeyi paket olarak alabiliyorsunuz.

Gelelim özel önerilerime ya da püf noktalara:

• Daha önce de bahsettiğim gibi Albert Heijn marketleri tam bir cennet. Eğer Türkiye’ye dönerken peynir, stroopwafel, bira gibi Hollanda’ya özgü bir şeyler almak niyetindeyseniz adresiniz kesinlikle burası. Peynir dükkanlarında peynirleri tadıp beğendiklerinizi belirleyip sonra marketten istediğiniz gramajda peynirinizi almak size kafadan 10 Euro tasarruf ettirecektir.
• Bisiklet trafiği konusunda çok dikkatli olun. Bisiklet yollarına paldır küldür dalmayın. Bisiklet çarparsa siz suçlu olursunuz benden söylemesi. (Yoo; bana çarpmadı. Bir arkadaşın başına gelmiş; ordan biliyorum ben!)
• Müze biletlerinizi mümkün olduğunca online almaya çalışın. Böylece hem zaman hem de kısmen para tasarrufu sağlayabilirsiniz.• Ve tesadüfen broşürünü bulduğum 360 Amsterdam’ın Free (ücretsiz) turlarına mutlaka göz atın. İngilizce ve İspanyolca dillerinde rehber eşliğinde yapılan yürüyüş turlarıyla hem şehre dair ilginç bilgiler öğrenebilir hem de yeni arkadaşlıklar kurabilirsiniz. Ücretsiz de olsa sonunda rehber için toplanan bahşişe katkıda bulunmanız gerektiğini ben söylemesem bile siz anlamışsınızdır zaten değil mi sevgili pek zarif okuyucum?

Önce gezmeye sonra anlatmaya doyamadığım bu muazzam kenti en kısa zamanda tekrar ziyaret etmek için sabırsızlanıyorum. O kanalları ıslah etsek, kentsel dönüşümü gerçekleştirip Vondelpark’a bir topçu kışlası diksek daha iyi aslında ya neyse… Yine de Amsterdam’ı "bu haliyle bile" seveceğinize çok eminim!

Sevgiyle,

#tutuneverstops

Etiketler

Tülay Nergiz

Yazar Hakkında

Tülay Nergiz

Yerinde duramayan, bir yere ait olamayan, gezdiklerini,  gördüklerini,  sevdiklerini başka insanlara anlatma tutkusuyla yanıp tutuşan bir huzursuz ruh.