Varşova'nın İlginç Müzeleri - 1 : Polin ve Neon

Kısa seyahatlerde çoğu zaman müzeleri gezmek zor olabiliyor ama bir kültürü anlayabilmek için bunlardan önemli birkaçını görmek bence şart.

Varşova, kültür zengini bir doğu Avrupa şehri. Yakılmış yıkılmış, küllerinden yeniden doğmuş bir ülkenin başkenti. Tarih çoğu kez acımasız davranmış ve ülkeyi baştan aşağı silkeleyip atmış ama buna rağmen Polonyalılar tarihini unutan bir medeniyetin asla gelecekte var olamayacağının bilincindeler. Bu bir yazı dizisi olacak ve Varşova müzelerini sizlere tanıtmaya çalışacağım. İlk müzemiz; Polin.

Müzenin amacı Polonyalı Yahudilerin tarihini canlı tutmak. Polonya, birçok toplama kampıyla ve en çok Yahudinin katledildiği ülke olduğu için bir anlamda en doğru yer. Bunun için de muazzam güzellikte bir müze yapılmış, açılış tarihi ise 2013, yani aslında çok yeni. Bu yüzden de içerisinde en yeni teknikler ve dizaynlar kullanılmış. Her yaştan insanın zevkle, sıkılmadan gezebileceği bir yer olmuş.

Müzenin dizaynı için açılan yarışmayı Finlandiyalı bir mimar kazanmış ve bugünkü sekizgen şeklindeki müze ortaya çıkmış. 2016 yılında da mimari ödülü almış olması bence çok akla yatkın. Müzenin içerisinde dolaşırken çoğu yerde duvarlar yok ama paneller ve panellerin üzerindeki bilgiler ile sizi o kadar güzel yönlendiriyorlar ki tarihin içerisinde yavaşça süzülüyorsunuz anlamadan.

Müzede ana sergi hariç her dönem farklı sergiler oluyor. Ama bence bu müzede en önemlisi ana sergiyi (core exhibition) gezmek. Biletler; ana sergi 25 zloty (35 TL) ama perşembe günleri halk günü olduğu için bedava. Eğer ailecek ya da kalabalık gidecekseniz bu linkten bakabilirsiniz. Eğer bir rehber ile gitmeyecekseniz 10 zloty’e (14 TL) audio tanıtımı almanızı tavsiye ederim, gezerken o kadar çok detay var ki insan kaçırabiliyor. (https://bilety.polin.pl/nienumerowane.html?id=74795)

Ana sergi, 4000 metrekare üzerine kurulmuş yani öyle her detaya bakayım derseniz yaklaşık bir 5-6 saatinizi ayırmanız gereken bir sergi.

İlk başlangıcı kuş sesleri içerisinde ekranlara yansıtılmış bir orman ile başlıyor. Ve Yahudilerin ilk Polonya’ya geldikleri 1507 tarihinden başlıyoruz. Serginin ilk bölümünün en ilginç parçalarından biri 1272 tarihinde ilk cümlesi eski İbranice ile yazılmış bir kitap.

Burası interaktif bir müze, hem hikayeyi görsel olarak resimler ve videolar ile izliyorsunuz hem de bir yandan siz de interaktif olarak olaya katılabiliyorsunuz. Örneğin kendi isminizi yazarak ve değişik şekiller seçerek kendinize eski bir para oluştururken diğer yanda bir ekranın üzerinde değişik şehirlerin üzerine basıp o tarihlerde neler olduğunu görebiliyorsunuz.

1569-1648 yılları bölümü Yahudi azınlığın ülke ekonomisine nasıl katkıda bulunduğunu anlatıyor. Yahudiler hemen hemen her ülkede oldukları gibi burada da ekonominin kralı olmuşlar. Krakow şehrinin o yıllardaki yapılanmasını incelerken matbaa baskısının nasıl yapıldığını görüyoruz. Durur muyum hemen kendime bir sayfa basıyorum. Çok eğlenceli :)

Bir sonraki galeride bu altın çağın bir yangın ile sembolik bitişi anlatılıyor. Gezdiğiniz her yerde bir video, bir interaktif anlatım var. Sadece seyretmeyip siz de katıldığınız için hiç sıkılmadan devam ediyorsunuz.

Sonraki galerinin tam ortasında tahtadan yapılma bir sinagog var. Etrafı ise sanki bir kasaba gibi konumlanmış. Bir Yahudinin evine misafir olup aynı yıllarda Polonya’nın diğer şehirlerinde neler olduğunu yine dokunmatik bir ekrandan öğrenebiliyorsunuz. Yavaş yavaş endüstriyel devrim başlıyor ve 1772-1914 tarihleri arası anlatılıyor.

Bir sonraki bölüm ise benim hem en eğlendiğim hem de en üzüldüğüm yerlerden biri oldu. Tipik bir Yahudi sokağının birebir aynısı yapılmış, o kadar şirin ki içerisinde bir kafe, bir de sinema var. Kafenin tabanında bir Yahudi dansının ayak adımları var. Gramofon müziği eşliğinde 1920’li yıllara gidiyor insan. Gerçi kabus da yavaş yavaş başlıyor. İnsanların etiketlendiği, kıyafetlerinin üzerine Yahudi olduğunun belirtildiği kol bandı ve yıldızın takıldığı zamanlar başlıyor. Ne kadar aşağılayıcı. Bu bölüm, bütün vahşeti ile savaşı anlatıyor.

1939-1944 yılları ise, Alman egemenliğinde soykırım yılları. Ve neredeyse Yahudi nüfusunun %90’ının nasıl katledildiği anlatılıyor. Beni en çok sarsan Yahudi olmayan Polonyalılardan bazılarının nasıl canla başla yardım etmeye çalıştığının anlatıldığı yerler. Yardım isteyen elle yazılmış orijinal mektupları burada görebiliyorsunuz. Tabii yardım edenler kadar, Yahudileri ele verenler de mevcut.

En son bölüm 1944’ten günümüze uzanan bölüm. Soykırımı yaşayan Yahudilerin Polonya’dan değişik sebepler ile göç etmelerini anlatıyor. Polonya’nın Sovyetler tarafından ele geçirilip komünist yönetime geçmesi çoğunu ölesiye korkutuyor. Sadece yönetim değil Polonya halkının bir kısmının düşmanlığı savaş sonrası da bitmiyor, dolayısıyla göçmek en doğrusu oluyor.

Daha çok bilgi ve aktif olan diğer sergiler için; (https://www.polin.pl/en)

Polin müzesi; Polonya Devleti ve özel yapılanmanın ortak projesi. İkinci müze ise tamamiyle özel bir girişim. Bir ilgi ve merak ile başlamış bugün ise müzeye dönüşmüş bir yer. Benim ise belki kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir konuyu içeriyor. Ama arkasındaki gerçekleri öğrenince insan ‘vay canına’ demekten kendini alamıyor. Burası Varşova’nın ve bizim de ikinci müzemiz; ‘Neon Müzesi’.

İlk duyduğumda ‘ya o da ne ki’ diyorum. Tamam neon ışıkları biliyorum ama ne gibi bir özellikleri olabilir ki müzeye dönüşmüş. Yani aslında meraktan gidiyorum biraz da. İyi ki de gitmişim çünkü enteresan bir tarihi öğreniyor insan ve arkasındaki psikolojik gerçekleri.

Neon, 1898 yılında Sir William Ramsay adında bir İngiliz tarafından keşfediliyor. 1907 yılında Fransız George Cloude ve Alman Karl Von Linde daha ekonomik ve neonu herkese ulaştırabilecek bir yöntem keşfediyorlar. Aslında esas amaç hastanelerde oksijen kullanımını daha kaliteli hale getirmek. Ve 1910 yılında cam tüplerin içerisine üflenen nitrojen, oksijen ve argon gazlarıyla ortaya bildiğimiz neon ışıklı tabelalar çıkıyor. 1912 yılında da Fransa’dan başka ülkelere satılmaya başlanıyor hatta o kadar büyüyor ki 1913’te franchising vermeye başlıyorlar.

O yıllarda camı eğip bükmek ciddi sanatçıların yapabildiği bir iş dolayısıyla yapılan tüm ışıklar, tabelalar bugün bir sanat eseri kapsamında.

Varşova’da ilk görünen neon 1926’ta. Fakat savaşlarda şehirdeki neredeyse tüm neon ışıkları da bombalanan binalar ile yok oluyor. Sadece birkaç tanesi kurtuluyor.

1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra komünist hayatın o gri ve kasvetli halinden kurtulmak için hükümet tarafından ülkenin neon ışıklar ile donatılması emri veriliyor. Öyle ki her 200 metrelik caddede en az iki neon tabelası olması isteniyor. Sadece şehirler değil kasabalar hatta köylerde de bu uygulama yaygınlaşıyor. Bu küçük yerlerde yaşayan insanlar bile köylerinin renklenmesi ile sanki şehirde yaşıyorlarmış gibi bir hissiyata kapılıp kendilerini değerli hissediyorlar. Bu hissi belki ancak yokluklar çekmiş bir nesilin anlaması mümkün. Gerçi komünist düzeni belki anlayamayız ama yoklukları biliyoruz. Rehber kız aslında çok genç ama bu kısmı anlatırken gözleri doluyor ve ‘o kadar az şey vardı ki sevinecek, neonlar insanların hayatına bir yıldız gibi girdi’ diyor.

Ben müzeye bir grup ile ve İngilizce rehber alarak gittiğim için 30 zloty (42 TL) ödedim ama alternatifler için bilgi bu linkte var.  http://www.neonmuzeum.org

Varşova’ya geldiniz az kalacak olsanız bile bence Polin Müzesi'ne mutlaka gitmelisiniz. Biraz daha fazla kalacaksınız o zaman da Neon Müzesi ilginç bir alternatif olabilir.

Yazı ve fotoğraflar: Banu Demir              instagram: banuyollarda

Etiketler

BANU DEMİR

Yazar Hakkında

BANU DEMİR

İstanbul Üniversitesi Radyo-TV bölümü ve Marmara Üniversitesi Contemporary Business Management’tan (gece bölümü) mezun olduktan sonra İngiltere Nescot College’da okudum.