Ejderhaların annesi Ljubljana

Bu Ljubljana’ya ilk gidişimdi. Tuğçe daha önce gitmişti ama ben bu şehrin sadece adını duyardım. İlk başlarda okuyamazdım hatta :) ama duydukça anladım ki bu dilde “j” harfi bizdeki “y” harfi gibi okunuyor. Lyublyana diye okumak lazım yani, benim gibi bilmeyenler veya şaşıranlar için akılda olsun.

500 yıl Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na, 47 yıl ise Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne bağlı olan Slovenya, 1991’den beri bağımsız bir ülke. Yeni adıyla “Slovenya Cumhuriyeti” 2004 yılından beri ise Avrupa Birliği’nde. Ülkede ve özellikle de başkenti Ljubljana’da bu geçmişin izlerini görebiliyorsunuz. Yalnızca tarihî binalardan ve sanat eserlerinden bahsetmiyorum. Bizzat insanlarda bunu gözlemeniz mümkün. Nasıl mı?

Slovenyalılar nasıl insanlar?

Balkanlar’ı gezmiş olanlarınız iyi bilecektir. Balkanlar’ın büyük çoğunluğunda bir Doğu Avrupa havası vardır. İnsanı biraz bize de benzer. Hafif son dakika yapılır her şey :). Biraz “boşvermişçilik” vardır illa ki, ama tatlıdır da aynı zamanda Balkanlar’ın insanı. Emir Kusturica filmlerindeki gibi komik, heyecanlı, akıllı, sevimlidir. Goran Bregovic’in orkestrasındaki tonton abiler gibi de keyifli, biraz çingene ruhludur.

Öte yandan Orta Avrupa insanı medenidir, ciddidir, planlı, programlı ve hesaplıdır ama aynı zamanda biraz da mesafelidir. Renkli yağmurluğu ve trekking botlarıyla gezen kısa saçlı Alman ya da Avusturyalı hanımefendi söz verdiği yere tam saatinde gelir ama işte onda da Balkanlar’daki başörtülü teyzenin sıcaklığını, yüzünüzü gülümseten espri anlayışını bulamazsınız.

İşte Slovenya bu ikisinin iyi taraflarını alıp birleştirmiş bir millet olduğu için biz Slovenleri de Slovenya’yı da pek bir sevdik. Hem Balkanlar’dakiler gibi misafirperver, sıcakkanlı ve komikler, hem de şehirlerini bir Avrupa şehri gibi modernleştirip doğayı koruyacak, spora ve sağlıklı yaşama önem verecek kadar medeniler. Daha ne olsun?

Ljubljana gezimiz

Slovenya gezimizde Ljubljana için 1 günayırdık. Bu şehrin tadını çıkarmak için yeterli olduğu söylemek çok zor ama eğer sadece ana hatları görmek isterseniz fena bir zaman da değil. Aslında Ljubljana çok büyük bir şehir değil. En azından gezilmesi gereken merkez noktası yaya olarak rahatlıkla gezilebilecek kadar küçük. Toplam nüfusu 270.000 kişi. Yani eğer İstanbul, Ankara ya da İzmir’de yaşıyorsanız, Ljubljana’nın toplam nüfusunun kat kat fazlasını muhtemelen kendi semtinizde görüyorsunuzdur :).

Pek çok Avrupa kenti gibi Ljubljana da bir nehirden, Ljubljanica’dan hayat ve enerji alıyor. İlk baktığınızda bir kanal zannediyorsunuz çünkü nehir yatağı sizin bulunduğunuz seviyeden en az 4-5 metre aşağıda yer alıyor ancak bunun ana sebebi nehir taşması nedeniyle oluşan sel baskınlarıymış. Nehir kenarında yer alan evler oldukça güzel, özellikle nehri güneye doğru takip ederseniz merkezden çıkarak evlerin daha çoğunlukta olduğu sakin mahallelere geliyorsunuz. Esas güzellik ise bu iki köprünün arasında yer alıyor.

Günün herhangi bir saatinde Ljubljana’nın nehir kıyısını (Kordon mu desem? :)) gezebilirsiniz. Ama en ideal zaman; akşamüstüsaatleri (Ljubljana’yı yazın, sıcak zamanlarda ziyaret ettiğinizi varsayıyorum). Özellikle nehrin batısında sıralanmış kafeler ve barlar bu saatlerde şehrin sakinleri ve turistlerle dolup taşıyor. Herkes nehirde süzülen tekneleri, tarihî binaların üzerinden batan güneşi izleyerek günün son saatlerinin tadını çıkarıyor.

Ejderhaların Şehri

Şehirde çok güzel ve keyifli noktalar var. Biz Ejderha Köprüsü (Dragon Bridge) ile başlamıştık. Buradaki sokak sanatının yanı sıra köprü korkuluklarında ve sütun başlarındaki ejderhaların da bir anlamı var. Ejderha, Ljubljana’nın sembolü.

Neden derseniz, Yunan mitolojisiyle ilgili bir hikâye anlatılıyor. Bir Karadeniz hikâyesi, hatta bir Laz hikâyesi :). Evet, yanlış okumadınız. Temel ile Dursun’un değil ama buradaki kahramanların hikâyesi. Argonların kahramanı Yason, Lazların Kralı Güneş Tanrısı’nın oğlu Aietes’e ait olan altın postu çalmak için bir ejderhayla boğuşur. Tüm hikâyeyi anlatmak istemiyorum uzun uzun ama sonunda altın postu Lazlardan alır Yunanlar. Ege Denizi üzerinden kaçmak üzere Karadeniz’den çıkarlarken (İddiaya göre) yanlışlıkla Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü noktadan Tuna’ya girerler. Oradan da taa Ljubljanica Nehri’ne kadar gelirler. Bu son kısmı bana biraz zorlama gelse de :) bu altın post hikâyesine Karadeniz’in başka noktalarında da rastladığımızı söylemeliyim. Örneğin, gidenleriniz bilecektir, Batum’daki Avrupa Meydanı’nda bir direğin üzerinde altın post tutan Medea (Yason’a âşık olup postu almasına yardım eden Laz Kralı kızı) heykeli vardır.

Ljubljana ve ejderha ilişkisi aynı zamanda Aziz George’a da dayandırılıyor. İstanbul da dâhil olmak üzere pek çok Hristiyan yapılarında tasvirlerini de görebileceğiniz gibi, Hristiyan inanışına göre de St. George şeytanı temsil eden ejderhayla boğuşur ve onu yener.

Şu hikâye mi bu hikâye mi bilinmez ama Ljubljana’nın simgesi kesinlikle ejderha, orası kesin. Bu simgeyi yalnızca Ejderha Köprüsü’nün üzerinde değil, aynı zamanda binaların üstlerinde, motiflerde, kapılarda, eski musluklarda, hatta rögar kapaklarında bile görüyorsunuz. Ljubljana kesinlikle ejderhaların şehri, “ejderhaların annesi” :).

Ljubljana’yı nasıl gezmeli?

Eğer “Ljubljana’yı gezmeye nereden başlanır?” tavsiyemizi merak ediyorsanız, öncelikle Kale'ye çıkmanızı öneririm.

Ljubljana Kalesi hem kendi güzelliği nedeniyle, hem de size sunacağı manzaradan dolayı kaçırmamanız gereken bir nokta. Kaleye çıkmak için tabanlarınıza güvenebilirsiniz, sizi 30 dakika kadar sürecek yokuşlu bir yol bekliyor. Tembeller için :) ise hemen birkaç dakikada yukarı çıkan bir füniküler var. Fiyatı da kale biletiyle birlikte 10 euro, öğrenciler için ise 7 euro. Füniküleri kullanmayıp yalnızca kaleye de bilet alabilirsiniz ama o da 10 euro :), o yüzden füniküler mantıklı bir ulaşım seçeneği. Üstelik aşağı doğru baktığınızda enfes bir manzara da bonus’u oluyor.

Kalenin üzerinden manzara muhteşem. Bütün Ljubljana’yı kuşbakışı görüyorsunuz ancak güneşi iyi hesaplamak lazım. Eğer buradan güzel bir fotoğraf çekecekseniz ya akşamüstü kalenin kapanma saatine yakın gelmeniz ya da sabah erken saatleri tercih etmeniz gerek. Fotoğraf çekilecek en güzel yer ise Pentagonal Kule.

Eğer vaktinizi denk getirebilirseniz Kale'deki restoranda yemek yemenizi şiddetle tavsiye ederiz. Şaşırabilirsiniz ama bütün Slovenya’da yediğimiz en iyi biftek buradaydı.

Kaleden aşağı inince ise tabii ki şehri keşfetmek lazım. “En merkezi nokta neresi?” diye sorarsanız “Preseren Meydanı” (Presernov Trg) demek lazım. Meydana ismini veren Slovenlerin ünlü şairi France Preseren’in heykeli.

Üçlü Köprü’nün (Triple Bridge) hemen yanında yer alan heykelde ilginç birkaç detay var. Bir kere heykelin baktığı yere dikkat ederseniz, şöyle bir 100-150 metre ileride pencereden bakan ama umursamaz bir bakış atan bir kadın göreceksiniz.

İşte heykel bu kadına, yani şairin sağlığında umutsuz aşkı olan Julija Primic’e bakıyor. Heykelin tam üzerinde ise bir peri şairin kafasına defne yapraklarından bir taç tutuyor. İkinci ilginçlik ise bu perinin çıplak olması. Normalde bunda şaşılacak bir şey yok gibi düşünebilirsiniz, sonuçta orası Türkiye değil di mi :)? Ama şöyle düşünün ki bu heykelin yapıldığı 1905 yılında tutucu Katolik olan din adamları böyle bir heykele büyük tepki göstermişler. Özellikle de heykel Fransiskan Kilisesi’nin tam karşısında olduğu için. Heykeldeki çıplaklığı gören vali ve piskopos, kilisenin girişine ağaç dikmişler ki kiliseden çıkan cemaat çıplak kadınla karşılaşmasın.

Preseren Meydanı’ndan ayrılıp Üçlü Köprü’den karşıya geçip sola dönerseniz sonraki önemli gezilecek noktalara doğru yürüyorsunuz demektir. Biraz ileride sağda Ljubljana Katedrali’ni göreceksiniz. Bu yapı 18. yüzyılda barok mimariye göre restore edilmeden önce Gotik bir yapıymış. Biz biraz vaktimiz dar olduğundan, biraz da son dönemde katedraller ve kiliselerden aşırı doz almış olduğumuzdan olsa gerek :), katedrali dışarıdan görmekle yetindik ama siz dilerseniz içini de gezebilirsiniz. Pişman olacağınızı sanmıyorum.

Katedrali geçtikten sonra solunuzda göreceğiniz büyük pazar meydanı ise Ljubljana’nın Açık Pazar alanı. Burada taze meyve-sebzenin yanı sıra çiçek ya da küçük hediyelik eşyalar da alabiliyorsunuz. Hatta çorap, çamaşır, leğen bile alınabiliyor. Aynı bizim pazar yerlerine benziyor. Eğer vaktiniz varsa ve buraya özel bir şeyler almak istiyorsanız en iyi seçenekleriniz bal, peynir ve şarap olacaktır. Bu alanın hemen yanında ise kapalı bir alan var: Ljubljana Merkez Pazarı.

Bir şehir hem modern, hem de yeşil olur mu? Olur!

Ljubljana Katedrali’nin hemen yanında bir önemli nokta daha var ama burayı bilerek atladım. Çünkü burası, yani Ljubljana Belediye Binası, özel bir bahsi gerektiriyor. Normalde belediye binaları, eğer tarihî ya da mimarî açıdan özel bir durumları yoksa pek ilgi alanımıza girmez ancak burada size anlatmak istediğim bir şey var.

Ljubljana Belediye Binası’nın giriş holünde, Ljubljana’yı nasıl modern ve insancıl bir şehre dönüştürdüklerinin hikâyesini anlatıyorlar ziyaretçilere. Buradaki dev dijital ekranda şehrin eski fotoğraflarını ve yeni fotoğraflarını kıyaslayarak neler yaptıklarını görüyorsunuz. Bu fotoğraflara baktığımda benim yorumum şuydu: Sanki Türkiye’deki şehirlerin fotoğraflarına göre ters bir zaman yolculuğu gibiydi. Ljubljana’nın 10 sene önceki halini koymuşlar, her yerde araçlar geziyor, şimdiki fotoğrafta araçların girişi yasaklanmış, bisiklet yolları ve yayalar var. Başka bir noktayı 10 sene önce göstermişler, elektrik telleriyle dolu, beton binalarla dolu bir alan, yeni fotoğrafına bakıyorsunuz park haline getirmişler, bütün izbe beton pisliği temizlenmiş. Bir de İstanbul, Ankara ve İzmir’i düşündüm. Biz böyle fotoğraflar koysak 10 sene önceki ve 10 sene sonraki fotoğraflar tam ters sırada olurdu herhalde.

Ljubljana Avrupa Birliği tarafından 2016 yılında Avrupa’nın Yeşil Başkenti seçildi. Gerçekten de bunu fazlasıyla hak ediyor. Çünkü ben bu kadar yeşil, bu kadar insan dostu, bu kadar çevreci bir kent daha ne duydum ne de gördüm.

Bir kere her şeyden önce motorlu taşıt trafiği, eski kent merkezinde çok azaltılmış durumda. Araçla girebileceğiniz alanlar belirli. Aracınızı park edip şehrin içinde yürüyorsunuz. Yürüyemeyecek durumda olanlar, örneğin yaşlılar için ücretsiz elektrikli arabalar hizmet veriyor. Düşündüm de aynı şey bizde olsa herhalde herkes o elektrikli arabalarla gezerdi, kimse yürümezdi :).

Belediye yalnızca araç trafiğini ortadan kaldırmakla kalmamış, aynı zamanda yeşil alanların sayısını da oldukça yüksek bir orana getirmiş. Zaten Avrupa ödülünü almalarının en önemli nedeni de bu. Ljubljana’da gezerken adım başı bir ağaç dibinde soluklanabiliyor ya da bir park alanı görebiliyorsunuz. Parkta ve nehir kenarında yürümek ya da bisiklete binmek tipik bir Ljubljana aktivitesi.

Ljubljana aynı zamanda bisiklet cenneti

Ljubljana yönetimi şehir sakinlerini bisiklet kullanımına teşvik etmek için pek çok şey yapmış. Bir kere her yerde ama her yerde bisiklet yolu var ve bu yollar gerçekten kullanımda. Bazı yerlerde, özellikle de ülkemizde, bisiklet yollarının üzerinde yüründüğü, oturulup çekirdek çitlendiği, hatta piknik yapıldığı bile oluyor. Burada namümkün çünkü zaten o kadar çok kişi bisikletle geziyor ki, Amsterdam’dan beri bu kadar çok bisiklet kullanan şehir sakini görmemiştim.

Şehrin pek çok noktasında ise şehir bisikletleri var, yani kiralık bisikletler. Bu bisikletlerin günlük kirası 1 euro ancak belli şartları var. Bir noktadan diğerine gitmek amacıyla kullanıyorsanız geçerli bu tarife. Bir gün içerisinde toplam 1 saat kullanmanız ve her aldığınızda 1 saat içinde aynı ya da başka bir bisiklet noktasına teslim etmeniz gerekiyor. Ljubljana’da pek gelişmiş bir toplu taşıma olduğu söylenemez, sanıyorum düşük nüfustan dolayı zaten fizibilitesi de kurtarmıyordur. İşte şehir de bu açığı bu bisiklet yöntemiyle kapatmış. Çok da güzel olmuş. Aynı sistemi turistler de kullanabiliyor ama eğer şehri gezerken kiraladığınız bisikleti alıp da uzun süre, örneğin birkaç saat kullanmak isterseniz o zaman özel bisiklet kiralama noktalarını kullanmak durumundasınız. Bu durumda biraz daha fazla ücret ödemek zorunda kalıyorsunuz ancak yerine göre değişse de fiyatlar fahiş değil.

Çeşmeler yaptırmışlar suyun içmeye! :)

Ljubljana’nın medeni bir olmasının bir göstergesi de içme suyu. Şehirde plastik şişede su görmeniz oldukça zor. Zaten ülkede bolcatemiz ve güzel su kaynağı bulunuyor. Devlet de vatandaşlarının bu kaynaklardan yararlanmasını sağlamak için kaynakları hem temiz tutuyor, hem de şehir şebekelerine kadar ulaştırıyor. Slovenya’nın herhangi bir yerinde musluk suyu içebilirsiniz, hatta hoşunuza gideceğinden de emin olabilirsiniz. Tabii şehri gezerken ne yapacaksınız, öyle değil mi? Değil! :)

Ljubljana Belediyesi şehrin dört bir tarafına çeşmeler yerleştirmiş. Hatta pek çok çeşme tarihî özelliklere sahip haliyle korunmuş ve restore edilmiş veya bir sanatçının eline verilmiş ki güzel ve ilginç bir hale gelsin. Ljubljana’nın Çeşmeleri diye bir fotoğraf albümü yapmak isterseniz hiç malzeme kıtlığı çekmeyeceğinizi söyleyebilirim.

Jakov Byrdar şehrin ünlü sanatçılarından. Ljubljana’nın pek çok noktasında heykellerini bulabiliyorsunuz. Örneğin Kasaplar Köprüsü üzerindeki Promete heykeli ya da nehir kenarındaki Yalnız Kurt heykeli bunlara birer örnek.

Burada sanal bir parantez açmak zorundayım. Bu kurt heykelinin hikâyesi de ilginç. Slovenyalılar ülkelerinde doğayı çok iyi koruyor demiştim ya? Ormanlardaki kurt nüfusunun azalması üzerine bir proje başlatarak İtalya’da doğadan yakalanmış vahşi kurtlardan bir grubu, Slovenya ormanlarına salmışlar. Proje başarılı da olmuş. Her bir kurda GPS’li dijital tasma takarak nerede ne yaptıklarını takip etmiş bilim insanları ancak erkek kurtlardan bir tanesinin tasmasını bilgisayardan takip ettiklerinde görmüşler ki kurt yürüyerek İtalya’ya geri dönmüş. Neden mi? Çünkü kurtlar eşlerine çok sadık yaratıklar, hatta dünyanın en sadık hayvanları kurtlardır. Bu kurt da karısına dönmüş :). Jakov Byrdar da bu kurdun anısına nehrin kenarına işte bu heykeli yapıp adına da “Yalnız Kurt” demiş. Bu hikâyeyi duyunca ben de Tuğçe’ye “Tuğçe’cim sen beni burada bırak, ben yürüyerek dönerim İstanbul’a” dedim ama Tuğçe “Yemezler canım!” deyince benim yalnız kurt projem yatmış oldu :). Neyse, sanal parantezi kapatıyorum. Dönelim çeşmelere...

Bu birbirinden güzel çeşmeler özellikle eski kentin her bir noktasına dağılmış durumda Ljubljana’da. Gezerken elinizde çirkin ve çevreye zararlı bir plastik su şişesi taşımak zorunda kalmıyorsunuz yani. Ancak tabii şehre yabancıysanız en yakın çeşmeyi bulmakta zorlanabiliyorsunuz. Bunu da düşünmüş Ljubljana Belediyesi :). Ljubljana Tap Water (çeşme suyu) diye bir mobil uygulama var. İndiriyorsunuz ve size çeşmeleri gösteriyor, hatta sizi en yakınızdaki çeşmeye kadar götürüyor. Daha ne yapsınlar, öyle değil mi?

Çöp vergisi nasıl toplanır?

Bunun bir gezi yazısından çok bir şehir planlamacılık ve belediyecilik yazısına dönüştüğünün farkındayım ama eğer kafalarımız aynı çalışıyorsa muhtemelen siz de okudukça benim gibi heyecanlanmışsınızdır, o yüzden kesmiyorum. Tam gaz devam :).

Ljubljana’da gezerken tek çöp görmüyorsunuz yerlerde. Ne Paris’teki gibi her yerde köpek pisliği, ne Barselona’daki gibi her kaldırımda balık kokusu, ne de İstanbul’daki gibi çikolata kâğıdı ve pet şişe. Şehir sakinlerinin ev atıklarını da ortalıkta yayılmış, sinek ve koku yapar halde görmeniz mümkün değil. Nasıl yapmışlar bunu biliyor musunuz? Biraz sorumluluk duygusu, biraz da teknolojik zekâyla. Üstelik de çöplerin geri dönüşümü konusunda rekor kıracak kadar iyi bir sistem kurarak.

Ljubljana’da çöp vergisi ödeme sistemini şu şekilde tasarlamışlar: Her hanenin kendine ait bir RFID’li kartı var, bu manyetik bir kart. Manyetik bir kart okutarak açılıyor o büyük çöp kutuları. Yolda minik çöplerinizi atabileceğiniz küçük kutular bulunuyor ancak büyük ev çöpü atacaksanız mecburen kartınız olacak. Bu çöp kutularını görünce çok şaşırdık çünkü yan yana 5 tane filan kutu var. Bunlardan genel çöp kutusuna atarsanız sizin manyetik kartınızla açılmış olduğu için kaç gram çöp attığınıza göre vergi yazıyor hanenize. Ha, eğer vergi ödemeden çöp atmak isterseniz, çöplerinizi geri dönüşüme uğratılabilecek şekilde ayırmanız gerekiyor. Plastikler, camlar, kâğıtlar yine manyetik kartla okutulup açılarak ayrı ayrı başka kutulara atılabiliyor ve buraya çöp atmak bedava.

İşte bu sistemle geri dönüşümü%700 artırmış Ljubljana belediyesi. İnsanları düzgün takip etmişler ve birazcık da para kanalıyla zorlamışlar ancak insanlar da sorumlu davranmışlar. Bunu bana anlatan Sloven rehberimize benim sorduğum garip sorular karşısında kızcağız “Neden öyle yapsınlar ki?” deyip durmuştu. Ne miydi sorularım? Tabii ki bizde olsa ne olacağını düşünerek bulduklarım. Mesela; “Plastik tarafına büyük çöpünü atarlarsa ne olacak?”, “Başkasının kartını alıp atarlarsa ne olacak?”, “Birinin kartını çalıp bütün mahalleye yarı fiyatına çöp satarlarsa ne olacak?” Nasıl ama? Ne diyorsunuz? Yapmazlar mı bizde bunları :)? İşte o yüzden biraz teknolojik zekâ ama biraz da sorumluluk duygusu demiştim yukarıda.

Ljubljana’da yapmadan dönülmemesi gerekenler

Ben Ljubljana’yı çok sevdim. Yalnızca hem medeni hem sıcakkanlı olmalarıyla beni şaşırtan insanları yüzünden değil, aynı zamanda şehrin huzur dolu olmasıyla da favorilerimden biri oldu bu adını daha yeni söyleyebildiğim şirin kent :). Bir kadeh kaliteli şarabınucuz olması, Sloven mutfağını dünya lezzetleriyle çok güzel barıştırıp gastronomik hazlar sunmaları, yemyeşil bir şehir olması gibi faktörlerin de payı yok değil tabii.

Bolca Ljubljana güzellemesi yapıp da bilgi vermemiş olmak istemiyorum. Bundan sonraki Slovenya yazılarını daha kısa ve bilgilendirici tutacağıma söz veriyorum ama madem bu yazı biraz fazla uzun oldu, yazıyı bitirmeden önce size birkaç maddede yapılacakları sıralayayım ki gevezeliğimi boşa dinlemiş olmayın.

1. Ljubljana Kalesi’nin kulesinden şehir manzarasını izleyin.

2. Preseren Meydanı’nda heykelin altında soluklanın. Şansınız varsa çok yetenekli Ljubljana sokak müzisyenlerine de denk gelebilirsiniz. Hatta Ljubljana'da her köşebaşında sokak müzisyenlerine denk gelebilirsiniz.

3. Ljubljana Açık Pazarı’ndan peynir, bal ve beyaz şarap alın. Tavsiyem Rebula ya da Ranina üzümleri.
4. Ayakkabıcılar Köprüsü’nden katedrale doğru yürürken göreceğiniz kafelerde öğle yemeği molası verin. Biftek, pizza, struggli ve elmalı strudel denerseniz pişman olmazsınız.
5. Bir bisiklet kiralayarak nehir boyunca boydan boya gezin. Molalar hariç 1 saati geçmeyeceksiniz.
6. Belediye Binası’na gidin ve şehri yıllar içinde nasıl modernleştirip temizlediklerinin hikâyesini dinleyin. Ljubljana neden Avrupa’nın Yeşil Başkenti, yerinde görüp anlayın.
7. Köprüleri sırayla gezin. Ejderha Köprüsü, Üçlü Köprü (Hastane Köprüsü), Ayakkabıcılar Köprüsü, Kasaplar Köprüsü mutlaka görülmeli. Köprülerin üzerindeki heykellerin kenarından teknelerin geçişi izleyin. Selfie çekip Instagram’a koyarsanız duble beğenileri garanti ederim :).

8. Sokaklarda sanat eseri avına çıkın. Jakov Byrdar’ın sokak sanatını kendiniz keşfedin. Promete ve Satir heykelleri, Yalnız Kurt, Hayat Irmağı isimli bir sokağı boydan boya geçen ve bronzdan kafaların hayatı ve ölümü temsil ettiği heykeller bizim favorilerimizdi.

Siz de favorilerinizi bize yazın. Bizim favorilerimizden biri de profesyonel ve amatör sanatçıların eserlerini sergiledikleri, her ay içeriği değişen sokak ortası sanat büfeleriydi.

9. Nehir kenarındaki kafelerde gün sonu kahve ya da içki içerek yorgunluk atın.
10. Akşam yemeğinden sonra odanıza tıkılıp kalmayın. Özellikle hava güzelse göreceksiniz ki bütün şehir sakinleri sokaklarda geziyor. Buranın Almanya ve Avusturya’ya yakın olduğuna inanmak çok zor. Daha çok İtalyan, İspanyol ya da Türk gibiler. Siz de çıkıp akşam gezintilerine katılın :). Ljubljana caz barlarla dolu, onları deneyebilirsiniz mesela.
11. Slovenlerle sohbet edin. Yemeğinizi getiren garson, yolda yardım istediğiniz öğrenciler, yan masada oturan çift (Rahatsız da etmeyin tabii :)). Göreceksiniz ki tahmin ettiğinizden çok daha sıcakkanlı insanlar. Türk olduğunuzu duyunca size “Kara Sevda” dizisinden ve Burak Özçivit’ten bahsetme ihtimalleri çok yüksek.

Dedim ya, ben bu şehri, şehirciliğini ve şehrin insanlarını çok sevdim diye? Bir de naçizane tespitim var :). Bakın şimdi...

Hadi şöyle bir toparlayalım. Her tarafı ejderha heykelleriyle çevrili, söylemesi oldukça zor ilginç ismiyle, Avrupa’nın en yeşil başkenti, büyük şehir sorunlarını aşıp özgürleşmiş insanların yuvası ve ne zaman patlayacağı belli olmayan yağmurlarıylakraliçe güzelliğinde bir kent burası. İşte size Ljubljana, ejderhaların annesi, isminin birincisi, büyük çim denizin kraliçesi, zincirleri kıran, fırtınada doğan! :)

Slovenlerin yarattığı bu hem güzel, hem de medeni başkente saygıyla şapka çıkarıyor, ejderhaların annesinin önünde diz çöküyor :) ve bir gün aynı bu medeniyet düzeyinde kentleşmeyi kendi ülkemizde de görme dileğiyle bu güzel şehre veda ediyoruz.