Google+

Arama formu

CocoCay Adası'ndan küçük tekne-dolmuşlarla gemimize dönerken, gemimize bir bakıyorum, öyle ulu ve görkemli görünüyordu ki... O kadar zarif bir duruşu vardı ki okyanusun üzerinde kendinden emin, bizleri içeri almayı beklerken...

GEMİ TURUNDAN NOTLAR

Sen küçük bir buz parçasına çarp bakalım da o zaman görürüz kim majeste…

Hayranlık duyuyor insan duymasına da... Şöyle bir şey düşünmekten alamıyorum kendimi: “Haaa denizlerin efendisiymiş, sen küçük bir buz parçasına çarp bir bakalım da görürüz o zaman efendiliğin falan kalıyor mu?”

Ananas olmadan yemek yiyemiyorum... 
 
Sabah kahvaltısındaki tabağımda, öğle yemeğimde, aksam yemeğimde, et yemeğinin yanında, salatamın içinde, tatlının yanında hep ama hep ananas var. Bugün tek başıma 2 ananas yedim herhalde… Bu tropikal meyve dedikleri boş laf değil. Burada yediğim meyveler kadar lezzetli meyveleri hiçbir yerde yemedim. Ananas, çilek, üzüm, kavun... Ağzınıza attığınız anda suyu dağılıyor, yuttuktan sonra midene giderken bütün iç organlarını suluyor sanki içinden geçişini bile hissediyorsun, o kadar müthiş bir tadı var. Ananas olmadan yemek yiyemez oldum. Paris'e dönünce ne yapacağım şimdiden onu düşünüyorum…

Bu akşamki yemek için restoran seçiminde zorlandık. Farklı konseptler var. Çok seçenekli açık büfe her zaman en ulaşılabilir ve en kolayı. İstersen parmak arası terlik ve şortlarla gidebilirsin. Hiç kendini zorlamadan yani…

My time dining…

My Time Dining ise daha klas bir konsept… Bir kere yemek, geminin büyük ana yemek salonunda verildiği için herkes çok şık ve elegan giyiniyor. Bayağı bildiğiniz gece kıyafetleriyle geliyor insanlar yemeğe ya da özel bir davete, hatta bir düğüne gider gibi... Öncesinde fotoğraf seansları oluyor, bu kadar hazırlanma boşa gitmiyor, elinde belge oluyor. Yemek yiyeceğin saati sen seçiyorsun. Seyahat boyunca her akşam aynı masada aynı insanlarla yemek yemeyi seçebilirsin ya da ayrı bir masada kendi başına yiyebilirsin. Sana kalmış... “My time dining” tarz olarak her açıdan çok güzel. Bir kere günde en azından bir kere masada servis edilmesinin de zevkli bir şey olduğunu anlıyorsun. Sonra birbirinden şık ve özenli insanlarla yemek yemenin de aldığın zevke bir katkıda bulunduğunu fark ediyorsun. Bu da sanırım artık yaş ve zevk itibariyle bize daha çok hitap ediyor. Bir avantajı daha var; daha az yiyorsun. Zira restoranda porsiyonlar daha ölçülü ve önceden belirlenmiş. Kalktığında kendini çok yemiş veya ağır hissetmiyorsun, uzun soluklu bir seyahatte bu çok önemli bir kriter. Yine de restoran ve açık büfe arasındaki en büyük fark; ambiyans. Bir sosyolog olarak söyleyebilirim ki sınıf farklarını, insanların davranış ve yaşam tarzı farklılıklarını çok net görebiliyor insan.

Yemekten sonra akşam şovunu izlemek üzere gösteri salonuna gittik. Gemi üzerinde şimdiye kadar gördüklerim ve muhtemelen bundan sonra göreceklerim inanılmaz. Gemideki gösteri salonu; koltukların güzelliğiyle, alanın büyüklüğüyle, dekorasyonuyla, amfitiyatroya benzer yapısıyla şehirlerdeki gösteri merkezlerini aratmayacak nitelikte.

9 yaşında juggling'i meslek olarak yapmaya karar vermiş…

Bu akşam, juggling yapan bir çocuk gecenin olayıydı. Hani şu 5-6 topu bin bir şekilde çevirme meselesi… Aynı tarz bir gösteriyi sadece topla değil; sopalarla, kutularla, şapkalarla ve hatta bıçaklarla yapan çok yetenekli genç bir çocuk vardı.

Yetenek; çok ama çok özel, kıymetli, çok az bulunan bir vergi...

9 yaşında keşfetmiş juggling'e olan eğilimini ve yeteneğini ve daha o yaşta, bunu ileride meslek olarak yapmaya karar vermiş. Şimdi 24 yaşında ve hedefine ulaşmış. Tiyatrolarda, gemilerde, büyük otellerin animasyonlarında muazzam gösteresini sunuyormuş.

Ne istediğini bilmek ve sadece o yola odaklanıp yürümek, ısrar etmek ve sonunda başarılı olmak herkese nasip olan bir şey değil. Bu nedenle de bu çocuğa bayıldım, bir kere daha hayran oldum.

Dance under the stars…

Bu şovun ardından, havuz kenarında adı “dress code: white” olan bir aktivite vardı. “Dance under the stars”… Ben de beyaz mini eteğimi ve beyaz sırttan bağlamalı bluzumu giydim. Gecenin o saatinde büyük bir büfe kurmuşlar, sushi bile vardı. Ben yemek yemedim. Ama çikolata musluğu ve çilekler dehşetti... Dayanamadım... Onlar nasıl çilek öyle? Hansel ve Gretel masalındaki gibi insanı ayartmak, baştan çıkartmak için konulmuşlar sanki oraya, nasıl karşı koyulabilir bu çileklere? Hele bir de çikolata musluğundan geçirip... Hımmm...
Bu tropikal bölgelerde hayatımda yemediğim kadar meyve yiyorum. Sahiden mükemmel...

Diğerleri 8. aksam yemeklerini yerken ben çileklerin başından ayrılmadım. Hepsini ben mi yedim acaba, bilmem, biraz diğerlerine de bırakayım deyip uzaklaştım, ne yalan söyliyeyim...

Bu ülkede hiçbir şeyi gördüğün fiyata alamıyorsun…

Amerika'da alışamadığım bir şey var. Bunu gemide de yaşadım. Bu ülkede hiçbir şeyi afişe edilen kendi fiyatına alamıyorsun... Bir şeye ucuz, hesaplı ya da pahalı diyemiyorsun. Fiyatın üzerine bir dolu şey ekleniyor. Önce vergi, sonra “gratuity” yani servis ekleniyor. Bunun üzerine bir de “additional tips” diye bir yer var, oraya da bir şey eklemen gerekiyor. Zaten % 15 bir gratuity ödüyorsun hizmet için, yetmiyor bir de senin de bir şey eklemen bekleniyor. Yani gönlünden ne koparsa misali... Eklemediğin zaman bozuluyorlar, bayağı surat yapıyorlar. Dolayısıyla ilk sempatilerinin, yakınlıklarının, sıcaklıklarının; ne kadar boş, sahte, hesaplanmış olduğunu anlıyorsun. Ben şahsen bu ülkede bir şey almaya, özellikle hizmet sektörü olan yerlerde çekinir oldum, zira fiyat katlandıkça katlanıyor. Sonra insan, hizmet sektöründeki sevimsiz ve hatta antipatik Fransızları arar oluyor. En azından en son ödeyeceğin rakam zaten başta gördüğün rakam oluyor, bunu herkes biliyor. Kimse şaşırmıyor...


Yazar Hakkında

Dilara Akyıldız

ODTÜ Sosyoloji mezunuyum. Paris'te master yaptım. Halen Paris'te yaşıyorum. Dünyayı geziyorum. Her konuda yazılarımı yazdığım bir bloğum var. Şu aralar bazı markaların marketin departmanlarının Community Management ile ilgili bölümlerinde çalışıyorum.