Google+

Arama formu

Moğolistan (Bölüm II) : Bilgelerin Huzurunda

Bu yazı Gezimanya üyesi alikettup tarafından yazılmıştır. Yazılarınızı sitemizde yayınlamak isterseniz üye olabilirsiniz.
Sudan çıktığımdaki hissi tarif edebilir miyim bilmiyorum. Aslında bunu günler sonra düşündüm; müthiş somut, canlı, doğal, derin, sade bir his. Hiç, tam olarak şimdi ve burada olduğunuzu hissettiniz mi. Bunun üzerine saatlerce konuşabiliriz. Buraya geri döneceğiz.

Neredeyse arkama bile bakmadım. Yola devam edebilmek için yeterli her şey ve fazlası (bir kat giysi, montum, botlarım, çalışmayan telefonum, cüzdanım, belimde -içinde sadece bir düdük bulunan- su geçirmez çantam) üzerimdeydi. Pasaportumu kiralama ofisine depozito olarak bırakmak harika bir fikirmiş.

Kaskı çıkardım, yanıma alayım, karşılaşacağım insanlara hikayemin bir delili olur; elleri boş, sırılsıklam bir adamdan daha inandırıcı olabilir, diye düşündüm. :) Ola ki dönüp motoru arayabilmek için, onu gömdüğüm yeri hafızama kaydettim. Yorgun değildim. Müthiş bir sakinlikle geldiğim yöne, daha önce yol sorduğum Gerlerin bulunduğu yöne doğru, bu sefer nehrin öte yakasından, yürümeye başladım. Aslında neredeyse iç dürtüsel olarak hareket ediyordum. Dünyanın bir ucundaydım… Gözlerim çevreyi tarıyordu. Hava kararmadan sığınacak bir yer bulmam gerektiğini düşündüm sadece ve bu konuda da Moğol Göçebelerinin / Yörüklerinin misafirperverliğine güveniyordum.

Çoook uzaktan bir jip geçti, Khustai Nuru yönüne doğru, el kol ettim, görmediler. Ne Khustai Nuru aşkıymış arkadaş! Birkaç kilometre ötede görünmeye başlayan Gerlere doğru yürümeye devam ettim. Yürüyüşümden başka ses duymuyorum. Yürüdükçe üstümden sular süzülüyordu. Ben diyeyim 3 km siz deyin 4 km yürüdüm. Derken, nehir yine karşıma çıktı. Gerlere yaklaşmıştım ve oraya varmak için nehri geçmem gerekiyordu. Canım sıkıldıysa da bu, sadece bir iki saniye sürdü ve yine bıraktım kendimi sulara. Bel seviyesini biraz geçen, kıyısı dik, uzun yeşil otlu bu yerden yüzerek, yürüyerek karşıya geçtim.

Gere yaklaşırken 14 yaşlarında güleç bir kız, Namuuntsetseg, bana doğru yaklaştı, tek bir şey bile sormadan başını hafifçe yana eğerek, sol eli ile beni zarifçe çadırlarına buyur etti. Bir Moğol Yörük (Nomad/Göçebe) çadırına böylece adımımı attım. Sağ ayakla girilmesi gerektiğini biliyordum. Namuunsetseg’in annesi Sarantuya seğirtti. Hemen tsai ikram etti. Beypazarı kurusuna benzer yiyecekleri (Boortsog) ikram etti. Şekerli olan çok lezzetli geldi. Namuun, birkaç kelime İngilizce biliyor. Halimi anladılar. Evin (Yurt’un) babası Chuluunkhuv geldi, oğlu Enkhtor geldi; 12 yaşlarında… Bir de bebek vardı yerde, Dolgoon, kilimin üzerinde, gözleri çapaklı. Botlarımı çıkarmış verdikleri terliği giymiştim ama hâlâ üzerimde ıslak giysiler vardı. Derken dede Dondog geldi, nene Orgoi geldi. Üç çadırlı yurtun tüm nüfusu bu kadar. Kendi aralarında konuştular zaman zaman. Başımdan geçenlere aşırı tepki göstermiyorlardı, olur burda böyle şeyler, der gibi soğukkanlılardı. Dede, belli ki mizacı gereği kıpır kıpır. Dede dediğime bakmayın, zıpkın gibi bir adam. Motoru soruyor, uzakta olduğunu anlatmaya çalışıyorum, arada sanki cık cık der gibi bir yüz ifadesi ile oturduğu taburede kıpırdanıp duruyor, sağına soluna bakıyor, diğerlerinin yüzüne bakıyor, bir çözüm bulmak üzerine düşünüyor ve bunun heyecanını yaşıyor gibi. Baba kayıtsız, çadırın dışında sigarasını tüttürüyor, arada içeri başını uzatıyor, pek konuşmuyor. Anne, tsai’yi gösterip “iç”, ekmeği gösterip “ye” diye ısrar ediyor. Namuun, dupduru güzelliği ile hep güleç, bildiği bir iki kelime ile anlamaya ve tercümanlık etmeye çalışıyor. Enkhtor, merak ve babasının kayıtsızlığı ile karışık beni izliyor, ben ona bakınca başını usulca başka yöne çeviriyor. Bebek kendi kendine oynuyor. Nene (o da yaşını hiç göstermiyor), anlayışlı bakışlarla karşı divanda oturuyor. Ben, bir yandan, üzerimden akan sularla çadırı ıslatıyorum diye kaygılanırken (yersizce) bir yandan da içten içe sevinmeye başlıyorum. Çünkü Moğolistan’a giderken istediğim az şeyden birisi de bir Moğol Yörük Çadırı’na, turistik olmayan bir şekilde, misafir olabilmekti; işte tanrı misafiriydim.

Dedenin “ha” demesiyle bir kıpırdanma oldu. Gidiyorduk!?. Kalktık, iki kabinli, külüstür pikapa doluştuk. Nehrin kıyısına ilk defa yanaştığım yere geldik. Ben, pikapla nehri geçeceğimizi sanmanın rahatlığı içinde arkama yaslanmışken, durduk. İndik. Yerdeki izlere ve toprağın çiğnenmişliğine bakılırsa nehrin “geçit” verdiği yer burasıydı ama en başta da söylediğim gibi motorla geçilecek gibi değildi.
Motor nerede?” diye sordular yine.
Elimle, ağaçların ardını işaret ettim ve elimi sallayarak “uzakta” dedim.
“Ne, nehrin öte yakasında mı”, dediler.
“Evet”, dedim ve motorun çoktan sulara gömüldüğünü anlatmaya çalıştım.

Bu dialoglar bir iki kelime İngilizce, el kol hareketleri ve anlamadığım Moğolcayla idi. Kendi aralarında sevimli seslerle kısaca bir şeyler konuştular ve sonra “haydi, bizim oğlana göster motorun yerini”, dediler. Ben aklımdan “şimdi mi, hava kararıyor”, diye geçirirken delikanlı paçaları sıvamış ve nehre girmişti bile. Arkasından yürüdüm. Eh, kim çekinir artık sudan ama bileydim botlarımı çıkarmazdım, terlikle zor olacak. Nehrin akıntısının kuvveti, yürürken bile hissediliyor. Karşı kıyıya geçtik. “Haydi bakalım” dedim elimle, “daha yolumuz” var. Az ilerisi, bilek seviyesinde bataklık, onu da geçtik. Bir yandan çevremi, bir yandan delikanlıyı kesiyorum. Son derece atletik, iyi kondisyonlu ve sessiz. Atası “Ha!” deyince gıkını çıkarmadan yola koyuldu. Moğolların büyük bir kısmı Atalar Kültü’ne mensup. Gök (Mavi) Tengri (Gök) ve atalarına inanıyor, daha doğrusu hürmet ediyorlar. Git, git, git… Yaklaşık 4 km demiştim değil mi. Çocuk, yüzüne konmak isteyen sinekleri savuşturmadığı aralarda nazik bir şüpheyle bana bakıyor, “daha var” diyorum el ve yüz işaretlerimle, eline bir dal alıyor, kayıtsız bir görünüşle yürümeye devam ediyor. Kıyıya yanaştım, ki yeri tanıyabileyim, çünkü ağaç ağaca benziyor ilk bakışta. Nehrin, incecik bir girinti yaptığı yere geldik, “Hah!”, işaretim burasıydı. Onu da kayıp düşmeden geçtik, “İşte burası”, dedim elimle işaret ederek. “Burası mı!?” Emin olup olmadığımı anlamak ister gibi nazikçe baktı çocuk, teyit ettim, “Burası!” Çevreye baktı, o da zihninde işaretledi yeri, sonra birkaç sopa dikti kıyıya. Aynı yolu yürüdük geri. Bataklığı, sonra yine nehri geçtik. Hava kararmıştı. Ama aydınlık bir gece olacak, birkaç gün sonra dolunayı görecektim. Pikap, dede, baba bekliyor, diğerleri çadıra dönmüş. Uzun sürmüştü. Aralarında konuştular, dede döndü, gözleri büyüyerek baktı bana, yine kıpır kıpır… Dede şaşırmış mıydı, yoksa o tez canlılığının devamı bir bakış mıydı? Öyle bir yüz ifadesi var ki her zaman sevimli ve sevecen. Baba da bu sefer anlamaya çalışır gibi baktı ama bu uzun sürmedi. Ben ise artık ıslak giysilerden kurtulsam iyi olur diye düşünüyordum.

Çadıra döndük. Çocuk, dede ve babanın söyledikleri sonucu anne, nene ve Namuun’un da katıldığı bir heyecan dalgası oldu, ben anlamadım. Anne yine tsai ikram etti, önüme etli pilav, ekmek koydu, “ye ye”, diye ısrar etti. Sık sık yüzüme baktı. Çok aç olduğum söylenemezdi. Önce telefonumu pirince koydum. Üzerimdeki giysilerin bir kısmını, dışarı, gerin üstüne astım. Aç olanlar bir şeyler yedi. Dilimizin döndüğü kadar da sohbet ediyorduk. Sonra baktım Namuun çıkardığım giysilerimi çadırın içindeki ipe astı. Demek yerlerin ıslanması sorun değildi. Halen nemli olan tişörtüm ve pantolonum yerine bir giysi istedim, verdikleri eşofmanlar üzerime oldu. Artık daha rahattım. Motoru kiraladığım yere durumu ne zaman anlatacağımı düşündüm, şimdi sırası değildi, sohbete döndüm. Dede ortadan kayboldu. Baba ve delikanlı kilime uzanıp televizyon izlemeye başladı. Evet, Gerlere televizyon girmiş, buranın çok az eşyasından (iki divan, iki sandık, yemeklerin bulunduğu ve yendiği alçak ve küçük bir masa, tabureler, mutfak olarak kullanılan raflar, küçük bir ocak, birkaç süs eşyası ya da resim) biri olmuş. Elektrik ihtiyacı güneş enerjisi ile şarj edilen akülerden karşılanıyor, telefonlar da onlardan şarj ediliyor; priz yok. Işık loş. Yerlerde muşamba var. Çadırın iskeleti ile çuhası arası, kitap, vs sıkıştırmak için kullanılıyor. Tavandan aşağı, karasineklerin üzerine yapıştığı, rulo bantlar sarkıyor. Gerin ortasındaki iki dikmenin arasından geçilmiyor geleneğe göre. Telefonda, çat pat İngilizcesi olan biriyle konuştum, sanırım teyzeydi. Moğollarla konuşurken sakin olun. Dil sorunu yaşadıkları zaman kızgınca tepki verebiliyorlar; aslında kendilerine kızıyorlar gibiler. Namuun ve Enkthor yerde bir iskambil oyunu oynadılar, yanlarına oturdum izledim. Yola çıkarken yanıma aldığım — nazar boncuğu gibi- ufak hediyelikler de gitti tabii, hediye veremiyorum. Yörüklerin hediye sevdiğini okumuştum. Sabaha giysilerim kurur mu diye kaygılanacağım ama olmuyor, o dahi bir kaygıya dönüşmüyor; bir şeyler oldu. Yer yatağı serildi. Bana divanlardan birini verdiler, sağ olsunlar. Ne yalan söyleyeyim, mutluydum. Yattık, sabah ola hayrola!

Sabah erkenden uyandım. Gerin kapısı yarı açık. Baba, oğul, bebek uyuyor daha. Dışarı çıktım. Derin derin nefes aldım, mis! Ortadaki çadırın önünde bir tezgahta annenin kuruttuğu sütlere, peynirlere baktım. Hayvanlara doğru yürüdüm. Çevreyi seyrettim, bu bambaşka yaşam alanına bakındım. Göz alabildiğine uzanan steplerin güzelliğinin tadını çıkardım. Ortadaki çadır mutfak, kiler olarak kullanılıyormuş. İçeride sütler kaynıyordu, hemen bir tas ikram ettiler. Ohh! Nene de dışarıda işliyordu. Diğer çadır da nene ile dedenin çadırıymış. Botlarım halen biraz nemli. Telefonum halen çalışmıyor. Fotoğraf çekemiyorum.

Oturduk. Yine tsai ve kurularla kahvaltı ettim. Derken dede çıkageldi, “haydi davran” dedi, elinde bir tamir aleti. Hoppala, nereye? Bu sefer dede, baba ve ben pikapa bindik ve nehrin, dün akşam geldiğimiz kıyısına geldik. İndik. Dede ve baba pantolonlarını çıkardılar, bellerine kadar suya girdiler. Sabahın bu saatinde mi, su soğuk olmaz mı, diye düşünmeye kalmadan ben de artlarından nehri geçtim. Neredeyse son 12 saatte bu nehre beşinci girişim. Onlar motoru / eşyalarımı aramaya bu kadar hevesliyken benim nazlanmam, en azından kabalık olurdu.

Yürüdük yürüdük. Halen terlikleyim. Plastik terlik ayak üstlerimi sıyırmaya başladı. Baba ve dedenin ayağında güzel Moğol çizmeleri var. İnanamayacakları kadar yürüdük. Motor umdukları yerde değildi. Bir yerden sonra dede başka yöne doğru yürümeye başladı, baba benimle geldi. Yeri gösterdim. Çevreye bakındı. Ben, madem buraya kadar geldik, dedim ve üstümü çıkarıp, zayıf bir ümit, dün sudan çıktığım yere daldım. Birkaç defa denedim fakat dallar, bitkiler ve suyun berrak olmayışı sebebi ile derine gidemedim, bir şey göremedim ve bir şeye dokunamadım. Baba hayretle bana bakıyordu. Çıktım, “Yok” dedim :) Sonra dede ile buluştuk, nehrin iyice büküldüğü, nehir yatağının iyice yayılıp suyun yavaşladığı ve hatta durup bataklığa dönüştüğü birkaç yere daha baktık. Aslında onlar arıyor ben sadece onları takip ediyordum. Çevreyi giderek daha iyi tanımaya başlıyordum. Yakın zamanda ise motor ve üstündeki eşyaların ortaya çıkacağını ummuyordum. Bir süre daha suyun altında kalacaklar ama bir gün çıkacaklardı. Hava ısınıyordu. Artık mont fazlaydı. Böyle böyle bakınarak geri döndük. Nehri bir kere daha geçip pikapla Ger’e döndük. Anne gene önümüze yiyecek ve tsai koydu ve ısrar etti. Aralarında bu sefer biraz daha heyecanla konuştular. Anne hayretle yüzüme bakar olmuştu ama bir yandan olağan davranmaya çalışıyordu. Ben ise bu hayretlerden bir şey anlamıyordum. Çünkü beni ilk gördüklerinde ve halimi anladıklarında bile bu kadar şaşırmamışlardı.

Artık Cheketours’u aramanın zamanı geldiğini düşündüm. Annenin telefonundan aradık.
“Evet?”
“Merhaba Cheke!”
“Merhaba?”
“Ben Ali… İstanbul’dan.”
“A, evet.”
“Motoru…ee, nehirde kaybettim.”
“Ne!? Motoru kayıp mı ettin? Nehir de mi? Nasıl? Nerde? Ama motor orada, motoru görebiliyorsun değil mi?”
“Hayır, motor gitti… Merak etme, sana parasını ödeyeceğim.”
“Gitti mi, nasıl? Tamam ödersin de… Peki ya eşyaların?”
“Onlar da motorun üzerindeydi.”
Olanları çok da detaya girmeden anlattım. Altunbulag yakınlarında yörüklerle beraber olduğumu, onlarla birlikte aradığımızı ve bulamadığımızı da söyledim. Kadıncağız şaşkındı; ne olduğunu anlamaya çalıştığı, kızamadığı, nasıl tepki vereceğini bilemediği, yapılacak bir şeyler varsa, onu yapabilmeye çalıştığı ses tonundan belliydi.
“Bana yörükleri verir misin”, dedi.
Telefonu anneye verdim. Bu mesele de hallolmuştu benim açımdan. :)
Bir süre konuştular, sonra anne telefonu yine bana verdi. Cheke:
“Bak, yörükler diyor ki Tanrı’ya mı her neye inanıyorsa ona şükretsin, motoru, eşyaları boş versin hayatta olduğuna dua etsin. Motoru kaybettiğin yeri görmüşler ve sadece bu mevsim orada 3 kişinin boğularak öldüğünü söylüyorlar”, dedi.
Şimdi, yörüklerin hayretli bakışların sebebini anlamıştım. Nehri oradan geçerken acaba ne düşündüğümü ve nasıl yüzebildiğimi de sormuşlar. Moğolların suyla pek araları yok. Sanki o hayretli bakışlara azıcık da hayranlık mı karışmıştı ne :p
“Çok şükür! Ben de öyle düşünüyorum” dedim, Cheke’ye.
Biliyor musunuz, bu olaya hiç üzülmedim. Olan olmuştu, giden gitmişti, giden maldı, can ise sağdı, salimdi. Bu olay sonucu bir gece gerde kalmış, yörüklerle de tanışmıştım. Motorun parasını da ödeyebilecek durumdaydım. Öyleyse sorun yoktu; yola devam edebilirdim! :)
“Şimdi, lütfen yörüklerle motoru aramaya gider misin” dedi, Cheke.
“Zaten aradık, bulamadık, motor derinlerde bir yerlerde olmalı”, dedim.
“Lütfen anneyi takip et, seni kışlaklarına götürecek, oralara da bakmak istiyor, onlar nehri senden iyi tanır, lütfen takip et”, dedi.
“Olur”, dedim.

Benin için her şey olurdu. Önemli olan aramak değildi; Moğolistan’da yörüklerle beraberdim ve birlikte bir şeylerin içindeydik. Onlar bakınmak istiyorlarsa benden yana da sorun yoktu, onlar nereye ben oraya… Hem işim neydi, yetişeceğim bir yer de yoktu.

Anne, dede ve babaya bir şeyler anlattı, aramadan tatmin olmamış gibiydi. “Haydi atla!” dedi! Bu da külüstür olan, binek arabaya atladık. Bu defa botlarımı aldım. Ehhey! Annenin araba sürüşünü görmeliydiniz; dörtnala… Yola yine bir başka su geçişi ile başladık, hoop tümsekten aştık, drank! yolumuzu kesen sığ kanala girdik çıktık ve bam! ön tamponun altını yere vurduk. Anne bir an duruldu gibi ama yok, sonra yine bastı gaza, döne döne gidiyoruz. Altındakine bir araba gibi davranmıyordu. Doğrusu ben de onun bir araba olduğunu unutmuştum, araziye odaklanmış, nereye doğru gittiğimizi anlamaya çalışıyordum. Tanıdık bir yerden geçtik, bir gün önce geçtiğim üçüncü köprünün olduğu yer, vay canına, buralarda mıydık? Sonra yine tanıdık bir yer; hani ağaçlık bir bölgeden sonra sudan geçip atların koşturduğu bir düzlüğe çıkmıştım ya, oralar… Demek hendekten geçmeden de geliniyormuş buraya. Lambur lumbur, takur tukur, bam güm derken zınk diye durduk. Arabadan indik. Anne önde ben arkada nehrin kıyısına yaklaştık, bir yer arıyordu. En son “Burası olur” dedi. Paçalarını sıvadı, terliklerini çıkarmadan suya girdi, bir iki adımda su beline kadar geldi. Takip ettim, botlarım elimde. Nehrin karşı kıyısına geçtik. Bir süre akış yönünde yürüdük sonra motoru yitirdiğim yere geldik. “Burası” dedim. Şöyle bir yüzüme baktı. Suyu gösterdi, nehrin karşı kıyısını gösterip, “buradan mı geçmeye kalkıştın”diye sordu. Karşıya baktım; dün akşam motorla durduğum taraf. Ne kadar da farklı ve aydınlık görünüyordu. Gölgeler silikleşmiş. Gün ışığında nehrin ne genişlikte, ne kadar hızlı, nerelerde kıvrılarak, nasıl aktığını, yatağını net olarak görüyordum. Kendimi konumlandırabilmeye başlamıştım.

Anne yürüdü. İri yapılıydı, herkesten hızlıydı ve güçlü görünüyordu. Yalınayak yetişmesi kolay değildi. Bazı yerlerde toprak çok kuru ve ayağıma batan bitkiler var. Botumu giyiyor, bataklıklara gelince çıkarıyor ve bu yüzden de geride kalıyordum. Çorabım olmadığı için botu giymek de istemiyordum aslında. Hava daha da ısınmaya başlamıştı. Sadece yürüyordum. Öyle ki dünden beri bu sulak arazide bata çıka yürümek, asıl olan tek şey olmuştu sanki. Bir ara, sabah dede ve baba ile arandığımız yerlerde olduğumuzu fark ettim ve anneye bunu anlatmaya çalıştım. Olduğu kadar. Bazı büklüm yerlerine gittim baktım, bir şey yok. Dede bizden ayrıldığında buralara bakmış olsa gerek. Yaklaşık 1 saat dolandıktan sonra geri döndük. Nehrin karşı kıyısına Namuun ve Enkthor gelmiş, gülümseyip el sallıyorlar. Nehri geçtik. Aralarında konuştular. Artık motordan ümit kesilmişti.

Arabaya bindik. Direksiyona Enkthor oturdu. Kontağa bastı; tık. Bir daha bastı; tık. Anne geçti direksiyona; tık. Eveeet, bu defa araba çalışmıyor. Macera devam ediyordu. Kaputu açtık. Kutup başlarını kontrol ettik, yok, olmadı. Telefonla biri ile konuştular; dede ya da baba olmalı. Oraya baktık buraya baktık, yok. Ben de kontağı denedim, yok. Vurduralım dedik. Arabayı iterek çevirdik. İterken, arabayı ağaç ve çalılar arasındaki tekerlek izinde tutmalıydık. Vurdurduk, yok. Geri ittik, yok. Az daha arabayı çalıların üzerine çıkarıyorduk geri iterken; heyecanlarını görmeliydiniz ailenin. :) Bir kere daha telefon edildi. Ben, “denemeye devam edelim” dediysem de beklemeye başladık. Sıcak da artmıştı. Çalıların gölgesine uzandım. Botların iç tabanını çıkarıp kurusunlar diye güneşe bıraktım. Namuun bir şey uzattı; oturduğu yerde minicik taze sarımsak koparmış, yedik. Çat pat sohbet etmeye çalıştık yine. Anne ile Enkthor arabanın içinde.

Derken pikapla dede çıkageldi. Kıpır kıpır ve sevimli. Buji anahtarı ile bujiler de söküldü takıldı, yok. Sonra arabayı halatla pikapa bağladık. Pikapta ben, dede, Namuun, arabada Enkthor ve anne böylece Gerlere döndük.

Yine tsai içtik ve bir şeyler yedik. Cheke’yi aradık.
“Sorar mısın yörüklere, beni Harhorin (Karakurum)’e bırakabilirler mi, ücreti karşılığında” dedim Cheke’ye.
Aklımdan yoluma devam etmek geçiyordu. Kadıncağız ne diyeceğini bilemedi.
Harhorin mi? Orası çok uzak yörüklere” dedi.
Günler sonra, Ulan Batur’a gitmeden önce attığım epostaya Cheke’nin neden cevap vermediğini de öğrendim. Ben; ondan bir motor kiralayıp, Enerji Merkezi’ne (Gobi Çölü’ne) gidip ki tek yön 450 km civarında bir yoldur, ertesi gün dönmeyi düşündüğümü söylemiştim, o da bunu Moğolistan şartlarında değerlendirip, bu adam deli mi, dalga mı geçiyor diye düşünmüş, ciddiye almamış ve cevap vermemiş :). Daha önce denklemin değiştiğini söylemiştim ama ben bunu henüz idrak edememekteydim. Moğolistan yol ve ulaşım koşulları bambaşka. Çoğu zaman bir yerden bir yere bizim alışık olduğumuz anlamda bir yol yok. Bu nedenle Moğolistan’a, yolu gidenlerin değil, yolu edenlerin ülkesi diyorum.
“Pekiii, Ulan Batur’a bırakabilirler mi?”
“Evet, evet, seni buraya getirecekler, ama senden sadece yakıt parası istiyorlar”
Sadece yakıt parası mı, gönül genişliğine bakın hele… Hediyelerim sular altında kalmıştı ama ben yine de yörüklere bir gönül almalık düşünüyordum zaten, onlar ise sadece, zorunlu olan, yakıt parasını dile getirmişlerdi.
“Elbette”, dedim.
Aile ile iletişim bilgilerimizi değiş tokuş ettik, çantamdaki düdüğü Namuun’a verdim, aileye düşündüğüm gönül almalığı ettim (o bende kalsın), birlikte bir de fotoğraf çekildik:
Moğolistan
Kimin kim olduğu belli sanırım, saymıyorum, bebek çaydanlığın arkasında :)
“Yine gel!” dediler.
“Gelirim, siz de gelin” dedim.
Kalanlarla sarıldık, vedalaştık. Dede, nene, Enkthor ve ben pikapa bindik. Botlarımı çıkardım. Nene saçlarını yıkamış ve taramıştı. Dede şık görünüyordu. Ne de olsa şehre iniyorduk. Yola çıktık. Biraz gitmiştik ki dedenin telefonu çaldı, geri döndük, Namuun cüzdanımı uzattı bana, içindeki paralarla güneşe bırakmıştım kurusun diye. Gülüştük.
“Yine gel!”
“Gelirim.”

Bu sefer tamamdı galiba, yola koyulduk. Tangır tungur, langır lungur (yolun yarısı böyle), bir gün önce geldiğim yolları geri dönmeye başladık.

Moğolistan’da olduğumuza göre macera bitmemeliydi değil mi :) Ulan Batur’a yaklaşırken dede yokuş aşağı vitesi boşa alıyordu ve pikap iyice yavaşlayana kadar gaza basmıyordu. Bunu birkaç defa yapınca, neden yapıyor, yakıt ekonomisi için mi diye düşünüyordum ki fosssşşşş diye duman ve su fışkırdı motorun olduğu yerden içeriye. Hehhey! Dedenin sevimli telaşını görmeliydiniz :) Hepimizde bir heyecan, merak, aman ne oluyor diye bakıyoruz, motor su kaynatmış, sağa sola bakınır, salınmış giderken, birden solda Cheketours’un tabelasını gördüm. Şanslıyız, gelmişiz, hemen işaret ettim, “Buradan! Buradan!” ve dede saptı oraya, ikinci sokak zaten varış yerimiz, “ohh”, güldüm. Bahçe kapısının önünde durduk.

Önce ben indim ve herkesi içeri buyur ettim, kendiliğinden bir ev sahibi hali gelmiş üzerime, ilginç. Nene ve Enkhtor içeri girdi, dede pikapla ilgilenmek istedi, yanında durdum, bir bidon su çıkarmış bir yerden. O sırada Cheke göründü kapıda, gülümsedim, o da gülümsedi, Cheke zaten çoğu zaman gülümsüyor, kızmaya çalışırken bile. :) Dedeyle birşeyler konuştular ve onu da içeri buyur etti.
Aile bir şeyler içti, yorgunluğunu attı sonra onları yolcu ettik. Biz de Cheke ile hesaplaşmaya başladık. :)

Gezi notunun devamı için tıklayın: Moğolistan Bölüm - II: Bilgelerin Huzurunda, 2. Kısım 

Etiketler